Sic transit gloria mundi

My name is Ozymandias, king of kings: Look on my works, ye Mighty, and despair! Percy Bysshe Shelley

28 Şubat 2011 Pazartesi

Naunet ve Nu

Hermopolis (Khmun) merkezli Ogdoad sistemin çift tanrılarından olan Naunet (dişi) ve Nu (erkek), dünya var olmadan önceki sonsuzluğu ifade ediyordu. Bu büyük ve derin sonsuzluk suyla doluydu; yani ebedi bir okyanustu adeta. Eski Mısırlılar hayatın bu durgun ve sulu sonsuzluk içindeki bir baloncuk içinde ortaya çıktığına inanmaktalardı. Dünyevi ya da uhrevi var olan her şeyin karşılığı onun içinde bulunmaktaydı.

Diğer Ogdoad çiftlerinde olduğu gibi, Nu da hem erkek, hem de dişi forma sahipti; dişi form bir yılan başlı kadın, erkek formsa kurbağa başlı bir adam şeklinde tasvir edilirdi. Bunun dışında, üstteki resimde de görüldüğü gibi, suyu temsil eden mavi renkli ve dalgalı bir deriye sahip, sakallı bir adam şeklinde de betimlenmekteydi.

Orta Krallık’tan itibaren (M.Ö. 2055 – M.Ö. 1650) Nu “Tanrıların Babası” olarak adlandırılmaya başladı ve bu durum Mısır dinsel tarihinin sonuna kadar sürdü.

Yine Ogdoad tanrılarında olduğu gibi, Nu’nun belirli bir kült merkezi ya da tapınağı yoktu, ancak Abydos’ta olduğu gibi yeraltı akıntılarıyla ya da kutsal göletlerle temsil edilmekteydi.

27 Şubat 2011 Pazar

Reichstag Yangını

Bu yazının yayınlandığı andan tam tamına 78 yıl önce, yani 27 Şubat 1933’te yerel saatle 21:25’te, Berlin’de bir itfaiye istasyonuna bir ihbar gelir. Weimar Cumhuriyeti’nin meclis binası (ki Federal Almanya Meclisi’nin alt kanadı Bundestag da günümüzde orada toplanır) Reichstag’ta yangın çıkmıştır... İtfaiye ve polis Reichstag’a ulaştığında binanın merkezinde ve kubbenin altında bulunan Temsilciler Salonu alevler içinde kalmıştı...

Yangın saat 11’de söndürüldü, ama Reichstag kullanılmaz hâle geldi. Weimar Cumhuriyeti Meclisi, bundan sonra yapacağı çok az sayıdaki toplantı için, Reichstag’ın ön cephesinin baktığı parkın diğer ucunda bulunan ve savaş sırasında yıkılan Krolloper (Kroll Opera Binası) kullanılacaktı.

Polis yaptığı soruşturma ve inceleme sonucu, Almanya’ya yeni gelmiş olan 24 yaşındaki Hollanda asıllı işsiz duvarcı ustası ve komünist Marinus van der Lubbe’nin yangını çıkardığına dair ‘kanıtlara’ ulaştı. Van der Lubbe dışında olayla ilgisi olduğu şüphesini taşıyan ve hepsi komünist olan Ernst Torgler (Alman), Georgi Dimitrov, Vasil Tanev ve Blagoi Popov (Bulgar), Reichstag Yangını Davası (davanın yapıldığı yer nedeniyle Leipzig Davası da denir) Alman İmparatorluğu’nun ve daha sonra Weimar Cumhuriyeti’nin en yüksek mahkemesi olan Leipzig’deki Reichsgericht’te üç ay süreyle (21 Eylül-23 Aralık 1933) yargılandılar ve suçlu bulundular. Üç Bulgar komünistin Sovyetler Birliği’ne sınırdışı edilmelerine ve suçunu ‘itiraf etmiş olan’ van der Lubbe’nin ölüm cezasına çarptırılmasına karar verildi. Devrin Saksonya Eyaleti yasaları gereğince ceza giyotin kullanılarak 10 Ocak 1934’te, 25. yaş gününden üç gün önce infaz edildi. 2008’de, verilmiş olan cezanın dönemin ceza yasalarının Anayasa’ya aykırı olması nedeniyle van der Lubbe’nin affedilmesine karar verildi. 21 Eylül 1933’te Londra’da bir grup hukukçu tarafından bir karşı dava düzenlenmiş ve Nazi Partisi’nin üst yöneticilerinin bu yangından dolayı sorumlu olduğu sonucuna varmışlardı.Ancak sonuçları itibarıyla bu yangın, basitçe bir yangın olmanın ötesine geçti. İstikrarsız ve çalkantılı bir 13 yıl geçirmiş olan Almanya’da Adolf Hitler ve lideri olduğu Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi, nam-ı diğer Nazi Partisi seçimleri kazanarak iktidara gelmişti. 30 Ocak 1933’te Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, Katolik Merkez Partisi lideri Franz von Papen’in kendisine, Hitler’le koalisyon yapması halinde onu kontrolü altında tutacağının garantisini vermesi üzerine Hitler’i Şansölye yapmıştı. Mutlak iktidarı ele geçirmek isteyen Hitler’in istediği bir pozisyon değildi bu. Hatta tekrar seçimlere gidilmesi ve parlamentonun feshedilmesi için Hindenburg’u ikna etmiş, 5 Mart 1933’te seçimlerin yapılacağını ilân etmişti. Çünkü Hitler, öncelikle Reichstag’ta üçte ikilik bir çoğunluk elde ederek bir Yetki Yasası çıkartmak istiyordu. Bu sayede Şansölye Reichstag’a ihtiyaç duymadan dört yıl boyunca istediği yasayı çıkartabilmekte; bu süre gerekli görüldüğü takdirde uzatılabilmekteydi. En son seçimlerde Nazi Partisi %32 oy aldığı için bu yasayı çıkartacak çoğunluğa sahip değildi, üstelik yasanın çıkması için ülkenin çok ciddi bir sorunla karşı karşıya kalması gerekiyordu. Hitler’den önce bu yola başvurulduğu tek zaman, hiperenflasyonla mücadele edilmek üzere 1923-1924 arasında çıkartılıp uygulanmıştı.
Yangından sonra von Hindenburg, Reichstag Yangını Kararnamesi’ni yayınlayarak temel hak ve özgürlüklerin büyük çoğunluğunu askıya aldı. Yangını ‘komünist tehdide karşı’ önlemlerin alınması gerektiği yönünde propaganda yapan Nazi Partisi, 5 Mart’ta yapılan seçimlerde %44 oy aldı Alman Nasyonal Halk Partisi’nin %8’lik oy oranıyla %52’ye ulaşarak Reichstag’ta çoğunluğu elde ettiler; gerçi bu üçte ikilik çoğunluğa yetmemekteydi. Ancak, Almannya Komünist Partisi’nin Reichstag Yangını Kararnamesi’ne dayanarak baskı altında tutulması ve Sosyal Demokrat Parti’nin de Nazi SA birliklerince tehdit edilip bir kısmının göz altına alınması sayesinde Hitler 23 Mart 1933’te 1933 Yetki Yasası’nı Reichstag’tan kolayca geçirerek Almanya’nın diktatörü oldu... Kısa süre içinde tüm partiler feshedildi, yenilerinin kurulması yasaklandı. Bir sene sonra, 2 Ağustos 1934'te Hindenburg öldü. Alman ordusunun da desteği birtakım pazarlıklarla alındı ve Hitler Almanya’yı tam bir polis devletine çevirdi. 1939’da da II. Dünya Savaşı patladı zaten, malum.
“Demokrasiyi yıkmanın tek yolu, onun silahlarını kendisine karşı kullanmaktadır” sözüne çok iyi bir örnek teşkil ediyordu da, hazır yıldönümü geldiği için hatırlatayım dedim...

26 Şubat 2011 Cumartesi

Libya ve 2011 Ayaklanmaları

Yılbaşından beri Arap Dünyası'ndaki kargaşa, ayaklanma ve devrim haberlerini dinliyoruz. Görünüşe bakılırsa dinlemeye de devam edeceğiz. Üç güne böldüğüm ve 1 haftadan fazla sürede yazdığım yazımı ilk yazarken, sildiğim bir cümle vardı. Aşağı yukarı şöyle demiştim: "Aslında bu yazıyı çok daha önce yazmak istiyordum, ama ne kadar geç yazarsam yazayım, çok erken yazmış olacağım bu yazıyı..."

Malum, o yazının ilk bölümünü yayınladığımda Tunus'un Bin Ali'si devrileli iki hafta olmuştu. Mübarek'se hâlâ tahtında oturuyordu: Mısır'daki olaylar başlayalı daha bir hafta olmuştu ve Firavun'un devrilmesine henüz 11 gün vardı. Fas, Cezayir, Yemen, Ürdün gibi ülkelerde olaylar çıkmıştı; Bahreyn şu an olduğundan daha sakindi. İran'da da olaylar henüz başlamamıştı.

Ama en şaşırtıcı olanıysa Libya'ydı, zira Kaddafi'nin Libyası'nda hiçbir hareketlilik yoktu... Hatta bu bana çok saçma bile geliyordu, zira tüm Arap komşularında olaylar vardı - Irak bile katılacaktı bu dalgaya - ama Libya'da bu anlamda 'yaprak kıpırdamıyordu' adeta... ta ki Mübarek devrilinceye kadar. Üstelik Libya'da devrim o kadar şiddetli bir şekilde yaşanmaya başladı ki, adeta ülke bir iç savaşın içine girmiş durumda. Her gün haberlerde kaç şehirde şiddetli olaylar çıktığının haberlerini dinler olduk. Çad'dan getirtilen paralı askerler, Libya Hava Kuvvetleri'ne ait uçakların göstericileri vurması ve vurmak istemeyenlerin uçaklarını düşürmesi veya Malta'ya kaçırması, Kaddafi'nin anlaması çok zor ve adeta zırvalama düzeyindeki konuşmaları, babasının oğlu olduğunu gösteren Seyfülislam Kaddafi'nin açıklamaları, 'Devrim Timleri'nin 'Ölüm Timleri'ne dönmesi... Bunun dışında binlerce insanın Libya'dan kaçma çabası. Türkiye'nin tahliye operasyonlarındaki yadsınamaz başarısı da ayrı bir konu tabii...

Kaddafi sonuna kadar devrimini savunacağını söylüyor ve halka kendisini 'hayal kırıklığına uğratmamaları gerektiği' konusunda uyarıp, aksi takdirde onlara 'sırtını çevireceğini ve ülkeyi yerlebir etmekten çekinmeyeceğini' beyan ediyor. Adamın deliliği herkes tarafından bilindiği için BM Güvenlik Konseyi, NATO ve AB acilen toplanıyor ve gelecekte olabileceklere hazırlanmaya çalışıyor. Tabii ki Libya halkının 'geleceğini' An itibarıyla NTV'nin 'İsyancıların eline düştüğü takdirde Kaddafi devrilir' dediği 4 merkezden biri de gitmiş durumda. Kalan üç merkezin ikisi de düşen merkezin çok yakınında, diğeri de başkent Trablus zaten...

Libya'da bu noktadan sonra her şey olabilir. Kaddafi'nin devrileceği kesin. Bu isyanı bastırmayı başarsa bile halkının desteğini ebediyyen kaybetti. Ancak kan dökülmeden bırakma ihtimali yok gibi görünüyor, zira şu sıralar Trablus'ta taraftarlarına silah dağıtıyor. Büyük bir petrol üreticisi de olduğu için, ekonomideki etkileri tüm dünyada hissedilecek. Ancak bir delilik yaparak petrol üretim tesislerini, boru hatlarını havaya uçurtusa, tamiri çok zaman alacağı için bu anlamda kriz de daha uzayacak demektir.

Ne var ki, ayaklanmanın başladığı ülkenin doğusundaki Kirenayka'da, nam-ı Berka'da - yani Bengazi, Tobruk ve Derna'nın olduğu yerde - birtakım zayıf oluşumlardan bahsetmek de mümkün. Bingazi'de ileri gelenlerden toplanan bir 'konsey', ülkenin doğusunun bölünmesinin aksine birliğin korunması ve Trablus'un başkent olması yönünde bir karar aldı.
Bu yazıyı yazmaya başlarken de, aslında önce Libya'nın yönetim biçimi 'Cemahiriye' ve Kaddafi'nin bununla ilgili yazdığı 'Yeşil Kitap' nedir, onu yazayım dedim; bunları açıklarken de Libya'daki devlet yapısı hakkında bilgi vereyim istedim. Ancak son günlerdeki olayların önemi o kadar büyük ki, bir türlü değinemedim onlara.

Cemahiriye, "Cumhuriyet" gibi, cumhur sözcüğünden, hatta tam olarak ifade etmek gerekirse cumhur'un çoğulu olan cemahir'den türetilmiş bir sözcüktür. Sözcüğün mucidi Kaddafi'ye göre cemahiriye 'kitlelerin yönetimi' demektir. Libya'daki yönetim de onun iddiasına göre budur. Modern siyaset bilimi terminolojisinde en çok Halk Cumhuriyeti'ne yakın bir sözcüktür; Çin Halk Cumhuriyeti'nde olduğu gibi. Bir cemahiriyede petrol gibi her türlü doğal kaynak, vs halka aittir. Halkın malı olduğu için de, devletin bundan elde ettiği gelirlerden halk pay alır. Bol miktarda petrol rezervi bulunan Libya'da bu nedenledir ki halk, Kuzey Afrika'daki ya da Ortadoğu'daki herhangi bir ülkeden daha zengindir.
Sistemin nasıl çalıştığını anlattığı kitabının adıysa Yeşil Kitap'tır. Mao'nun Kırmızı Kitap'ından etkilenerek bu ismi vermiş olsa gerek. Kitap üç bölümden oluşur. İlkinde demokrasinin sorunlarını ortaya koyar ve bunları 'çözer' - mesela siyasal partilerin varlığını ortadan kaldırmak gerekir, zira ülkeyi tiranlığa götürürler. İkinci bölümde iktisadi yapı olarak Sosyalizm'i tercih eder. Son bölümdeyse kurmak istediği yapının - cemahiriyenin ne olduğunu anlatır... buna da Üçüncü Uluslararası Teori adını verir. İslami sosyalizm, Arap milliyetçiliği ve Antik Yunan Demokrasisi'nden etkilenerek tasarladığı bir yönetim söz konusudur bu noktada. Pratikte otokratik bir yönetim kurmasına yardımcı olan bir 'ideoloji' olmanın ötesine gitmemektedir...

Böyle garip bir yönetim biçiminin bence garip olan bir başka yönüyse devletin organizasyonudur. Libya Cemahiriyesi'nde bir Genel Halk Kongresi ve Genel Halk Komitesi vardır. Genel Halk Kongresi, Libya Cemahiriyesi Meclisi'dir, Genel Halk Komitesi de hükümettir. Şöyle ki, Kongre'nin başkanı - yani Meclis Başkanı hukuken devlet başkanı, Komite başkanı de başbakandır. İşin garip kısmı şudur: Muammer Kaddafi ne Meclis Başkanı'dır, ne de Başbakan. Yani Kaddafi'nin hukuken hiçbir makamı bulunmamaktadır. Mesela bir büyükelçi atandığında, büyükelçi tarafından normalde Devlet Başkanına yapılması icap eden ziyaret, Libya'da Meclis Başkanı'na yapılır. Bakanların atanması, belirlenmesi yetkisi de Başbakanındır. Kağıt üstünde böyle olmasına ve törensel nitelik taşıyan bu tip işler aynen ifade ettiğim gibi yürütülmesine rağmen, pratikte tüm güç, hiçbir hukuki makam veya yetkisi bulunmayan - sadece 'Büyük Devrimin Lider ve Rehberi' gibi bir sıfatı olan Albay Muammer Kaddafi'ye aittir. Mesela o nedenle kendisine 'İstifa etmeli' diyenlere verdiği cevap çok ilginç ve doğrudur: 'İstifa edemem, çünkü benim istifa edecek bir makamım yoktur. Devlet Başkanı olsaydım istifa dilekçemi suratlarına atmıştım.' Ya da buna benzer bir şeydi, kameraların karşısına ikinci kez çıktığında yaptığı 45 dakikalık konuşmasında ettiği laf...

Libya'yı zor günler beklemeye devam ediyor... ama umarım Devrimleri bir başarıya ulaşır.

Son bir şey: En başta gördüğünüz bayrak, Kaddafi'nin devirdiği Kral I. İdris Senussi'nin zamanındaki Libya'nın - yani Libya Krallığı'nın bayrağıdır. Şu anda da devrimciler bu bayrağı kullanmaktadır.

Horus'un Dört Oğlu

Eski Mısırlılar, mumyalama sırasında, ruhu içinde bulundurduğuna inandıkları için kalp dışındaki tüm iç organları çıkartmaktalardı. Beyni ise sümüğün sebebi olarak gördükleri için organ olarak değerlendirmemekte, onu birtakım işlermden geçirip sıvılaştırdıktan sonra levye gibi bir çubuğun yardımıyla burundan çıkartıp atmaktaydılar. Çıkardıkları geri kalan dört organsa – karaciğer, akciğerler, mide (ve ince bağırsak) ve kalın bağırsağı ölen kişinin mezar odasında ayrı ayrı dört kabın içine koyuyorlardı. İşte bu dört organın saklandığı her bir kap bir tanrı şeklinde yapılıyordu, çünkü her kabın bir tanrısı vardı. Bunlar, resimdeki sırayla soldan sağa İmseti (karaciğer), Duamutef (mide), Hapi (akciğerler) ve Kebehsenuef’ti (kalın bağırsak) ve hepsi Horus’un oğluydu.

Bir kere Eski Krallık döneminde sadece Horus’un oğulları olarak görülmemektelerdi. Onlar, aynı zamanda Horus’un ruhunun birer parçası idiler. Firavun, Horus’un hem tezahürü, hem de koruyucusu olduğu; Firavun’un Osiris olarak adlandırılan ölü bedeni de Horus’un parçaları olduğu için, organları onun aynı zamanda çocuğu, parçası sayılmaktaydı. Organları saklayan bu dört tanrı – Horus’un Dört Oğlu – erkek olduğu için, onları korumakla görevlendirilenler de Eski Mısırlıların – aynen Ogdoad sisteminde olduğu gibi – dengeli bir eşleştirme yapmaya çalışmaları nedeniyle tanrıçaydılar. İnsan şeklindeki İmseti İsis tarafından korunuyordu. Babun Hapi’yi korumak Neftis’in göreviydi. Çakal Tanrı Daumutef Neith’in, Kebehsenuef’se Serket’in koruması altındaydılar.
Orta Krallık’ta bir tabutun doğu tarafına İmseti ve Duamutef, batı tarafınaysa Hapi ve Kebehsenuef konmaktaydı. Tabutun doğu yüzünde bir çift göz çizilir ve mumya doğmakta olan güneşi görebilsin diye yüzü oraya çevrilirdi. Tüm bunların sonucu olarak Horus oğulları aynı zamanda yönlerle de özdeşleştirilmiş oldular: Hapi kuzey, İmseti güney, Duamutef doğu ve Kebehsenuef de batıyla özdeşleşti.

18. Hanedanın sonuna kadar bu kavanozların kapakları Firavunun başı şeklindeyken, bu durum ondan sonra değişti ve yerini hayvan motiflerine bıraktı.

24 Şubat 2011 Perşembe

Anubis

Eski Mısır’ın en ünlü kültürel özelliklerinden biri olan mumyalamayı icat ettiğine ve Mısırlılara öğrettiğine inanılan çakal başlı Mumyalama Tanrısı’dır. Orta Krallık’a kadar Ölüler Tanrısı’ydı, fakat bu rol Orta Krallık’tan itibaren Osiris’e atfedildi. Eski Mısırca’daki adı Anpu’ydu. Set’le Neftis’in oğlu, Nut’la Geb’in torunu’dur. Yani Horus’la kardeş çocuklarıdır. Anubis’in dişi formu olan Tanrıça Anput, Anubis’in karısıdır. İkisinin Kebeçet adında ve mumyalama sıvısının koruyuculuğunu üstlenmiş bir kızları vardır.

Anubis, çakal başlı bir insan olarak tasvir edildiği gibi, sadece çakal biçiminde de betimlenirdi. Çakal şeklinde olmasının sebebi, bu hayvanın Mısır’da mezarlara girip ölülerin vücutlarını bulup parçalama riski bulunmasından kaynaklanıyordu. Ancak siyah rengi çakalın rengi olması nedeniyle değil, Nil Vadisi’nin bereketli siyah toprağı ve çürüyen etin aldığı kara renkten kaynaklanmaktaydı.

Mumyalamayı yapan rahibin giydiği kıyafet, Anubis’i andıracak biçimdeydi. Rahip mumyalama işlemini gerçekleştirirken kafasına çakal başı biçiminde bir maske takmaktaydı.

Mumyalama Tanrısı rolü sebebiyle, Osiris mitinde de geçer. Osiris öldürüldükten ve parçaları Nile atılıp tekrar bir araya getirildikten sonra, Osiris’i mumyalayan ve böylece ilk kez mumyalamayı gerçekleştiren Anubis’tir.

Hellenistik dönemde Anubis, pek çok tanrıda olduğu gibi Hellen kültürünün tanrılarından biriyle birleştirilmiştir. Anubis’le Hermes birleştirilerek Hermanubis adında yeni bir tanrı ortaya çıkmıştır.
Eski Mısır’da Firavun’un güç sembolü iki asasından biri olan harman döveni, Anubis’in simgelerinden biridir (diğer asa da kanca şeklindeki asadır).

22 Şubat 2011 Salı

Horus

Eski Mısırca’daki adı Haru olduğu tahmin edilen (tahmin edilen diyorum çünkü Mısırca’nın yazılı dilinde sesli harfler yoktur; Horus’un ismi hrw’dir mesela. Önceki yazılarımızı ve bundan sonrakileri de bu açıdan değerlendirmek gerekir.) ve Eski Mısırca’nın en son biçimi olan Kıpti dilinde adı Hor’a dönüşmüş olan şahin başlı tanrı Horus, Mısır panteonunun en önemlilerinden biridir: Eski Mısırlılar için Horus, Firavunun yaşarken aldığı biçimdir. Öldüğünde ise Horus olan Firavun Osiris’e dönüşecektir. Ancak Horus Heliopolis Enneadı’nın tanrılarının soyundan geliyor olmasına rağmen, Enneadın bir parçası değildir; zira Heliopolis Enneadı dördüncü nesil tanrılarla – yani İsis, Osiris, Set ve Neftis’le birlikte sona erer. Osiris’le İsis’in oğlu olan Horus, bir sonraki neslin bir üyesidir.

Ennead’a teknik olarak dahil olmamakla birlikte, Horus’la ilgili en önemli mitler Ennead tanrılarıyla ilişkilidir. Set, Osiris’i öldürdükten sonra Mısır tahtında hak iddia eder. Osiris’in karısı İsis, Horus’u öldürmesinden korktuğu için Nil Deltası’ndaki bataklıklara gelir, burada saklanır ve oğlunu doğurur. Horus belli bir yaşa kadar annesi İsis ve teyzesi (ve süt annesi) tarafından korunur ve yetiştirilir. Ancak ondan sonra Set’le Horus arasında uzun süren bir mücadele başlar (bazı kaynaklar 80 yıl diye bir süre bile vermiş). Mücadeleleriyle ilgili pek çok şey anlatılır. Bir keresinde Set, Horus’un gözünü çıkarır. Bu göz – ki Wedjat denir ve popüler olarak Horus’un Gözü olarak bilinir – Eski Mısır’da çok sık kullanılan bir muska haline gelmiştir. Wedjat, tanrıça Wadjet’le bir kişilik kazanır ve tanrı halini alır. Bu yüzden onu Wadjet’i yazdığımda anlatırım.

Buna rağmen Horus Set’le her çarpıştıklarında Set’i yener. Bununla ilgili iki örnekten ilkinde Horus, Set’i neredeyse öldürmek üzereyken annesi ve Set’in kız kardeşi İsis Horus’a engel olur.
Ama ikincisi hem Set’in Horus’a karşı mücadelesine son verdirmesi açısından önemlidir, hem de Eski Mısır dininin pek çok yerinde rastlandığı gibi cinsel bir içerikle – üstelik eşcinsel bir içerikle – donatılmış olması nedeniyle bir hayli ‘ilginç’tir... Chester-Beatty Papirüsü’nde anlatılan hikayeye göre, nihayetinden kimin Mısır’ın tahtına oturacağına karar verecek olan Tanrılara, her ikisi de diğeri üzerinde üstünlük kurduğunu göstermek zorundadır. Bu nedenle, daha öncesinde bir yumurtalığını Horus kopartmış olduğu için kaybetmiş olan Set, Horus’u – tabiri caizse – ayartarak kendisiyle ilişkiye girmeye zorlar. Ancak Horus buna engel olur, fakat Set’in semenini nehre atar. Horus ise Set’in en sevdiği yiyecek olan marul üzerine kendininkini koyar. Bir şekilde Set de bu marulu yer. Bu noktada Tanrıların huzuruna çıkarlar ve önce Set kendi semenine, sonra da Horus kendininkine seslenir. Set’e cevap nehirden, Horus’a cevap Set’in içinden gelir ve bunun sonucunda Set mücadelenin bu aşamasını da kaybeder. Bunun üzerine aralarında son bir tekne yarışı yapılır. Her iki tekne de görünüşte aynı olmakla ve taştan yapılmış gibi gözükmekle birlikte, Horus’unki aslında ahşaptır; Set’in teknesi batar, Horus yarışı bitirir ve Set tahtta iddia ettiği haktan vazgeçer, böylece Horus Firavun olur.
Set’le Horus arasındaki mücadele, bir yandan da Aşağı ve Yukarı Mısır arasındaki mücadeleyi anlatır; Horus aynı zamanda Aşağı Mısır’ın koruyucusuyken, Set de Yukarı Mısır’ın tanrısıdır. Ancak Set’le Horus her zaman bu mitte anlatıldığı gibi birbirleriyle mücadele ederken tasvir edilmez. İkisi Yukarı ve Aşağı Mısır’ı bir ip marifetiyle birleştirirken görülebileceği gibi, ikisi aynı anda Firavun’la birlikte betimlenebilir. Ancak şüphesiz Horus, Set’ten çok daha popüler bir tanrıdır.
Horus aynı zamanda pek çok formu olan bir tanrıdır. Ra-Harakhty ya da Hareoris – yaşlı Horus, Nut’la Geb’in oğlu olarak Hellenistik dönemde ortaya çıkmıştır. Harpokrates adıyla, yine Hellenistik devirde küçük bir çocuk olarak betimlenmiştir. Harpokrates Sessizlik Tanrısı’ydı.

Gökyüzü, Savaş ve Avcılık Tanrısı boyutları da olan Horus, Aşağı Mısır’ın koruyucu tanrısı olmakla birlikte, Yukarı Mısır’da bulunan (ismi Eski Mısırca “şahin” anlamına gelen) Nekhen’de en geç M.Ö. 3100 civarında ortaya çıkmıştı. En büyük kült merkezlerinden biri yine Yukarı Mısır’da bulunan Edfu Tapınağı’ydı. En korunmuş biçimde günümüze ulaşabilmiş bu tapınak, Eski Mısır’ın Hellenistik devrinde – yani 3000 yıllık yazılı tarihinin son 300 yılında – inşa edilmiştir ve yaklaşık 2200 yıllıktır.

20 Şubat 2011 Pazar

Neftis

Eski Mısırca'daki adı Nebet-Het olan Heliopolis Enneadı'nın üyesi Neftis İsis, Osiris ve Set'in kız kardeşi (Set'in aynı zamanda karısıdır), Nut'la Geb'in kızı, Şu'yla Tefnut'un torunu ve Mumyalama Tanrısı Anubis'in annesidir. İsis'le beraber Osiris'in mumyasını korumakla görevli oldukları için, İsis'le birlikte çok sık tasvir edilmiştir.

Neftis, görüldüğünün ve sanıldığının aksine, önem açsından Eski Mısır dininde İsis'ten aşağı kalır yanı yoktur. Horus'un sütannesi olması nedeniyle, o sırada tahtta bulunan Firavun'un da bakımını ve korunmasını üstlenmiş olarak kabul edilmiştir.

Neftis, koruyucu bir tanrıça olması, uhrevi hayatla ilişkisi ve İsis’le yakın bir bağı bulunması nedeniyle, ölüler diyarı ve Osiris’in krallığı olan Duat ve cennet Aaru’daki yolculukları sırasında ruhlara eşlik etmekteydi. İsis gibi güçlü bir büyücüydü ve bu uzun yolculuk sırasında orada bulunan canavarlara karşı ölüleri İsis’le birlikte korumaktaydı. Ra’nın her gece tekrar tekrar yaptığı yolculuk sırasında da ona eşlik etmekteydi.

Neftis, aynı zamanda Set’in karısıydı. Ancak Set’in Ra’nın koruyucusu olduğu konseptiyle bir birlikteliği mevcuttu. Set’in Osiris’e oynadığı oyun sonucu öldürmesi ve oğlu Horus’la kapışmasıyla özdeşleştirilen kötülüklerle dolu yönü Neftis’le özdeşleştirilmez. Hatta Neftis, Osiris’in Abydos’taki tapınak külliyesinde, onun başında ağıt yakan İsis’in bu ağıtına katılır.

Osiris mitinde iki önemli rolü bulunmaktaydı. Bunlardan ilki kocasının parçalarını toplamaya çalışan İsis’e eşlik ve yardım etmekti. İkincisiyse Horus’un bakım ve yetiştirilmesi konusunda yine İsis’e yardım etmekti.

Set’in karısı olması nedeniyle, Set kültünün yükselişe geçtiği Yeni Krallık’taki 19. Hanedan dönemi – yani meşhur I. Seti ve II. Ramses’in mensubu olduğu hanedan zamanında – Neftis tapınakları da inşa edilmiş/elden geçirilmiştir. Bunların en önemlilerinden ve en büyüklerinden biri Fayyum bölgesindeki Sepermeru kentinde yer almaktaydı.

Neftis’in birtakım ilginç yönleri de vardır. Mesela şenliklerde özgürce bira tüketimine katkıda bulunan bir tanrıçadır; Firavunlar Neftis’e adak olarak bira sunarlar. Neftis de bunları – sarhoş olmadan, adam gibi içmek şartıyla – Firavun’a verir. Bunun dışında geceliğin Firavun’a ‘ay ışığı yüzünden saklananı görmeyi’ sağlar. Çölün karanlık ve büyülü kısımları ondan sorulur. Karanlık boyutu olması nedeniyle Neftis’e bu rol fazlasıyla uyar.

Tasvirlerinde İsis’e çok benzeyen Neftis’in başında bir ev ve evin üstünde bir sepetten oluşan (en azından hiyeroglifleri) bir taç bulunurdu.

Mumyalama sırasında iç organlar çıkartıldıktan sonra, 4 ayrı kaba konurdu. Bu kapların her biri, Horus’un dört oğluna atfedilirdi ve onların koruması altına alınırdı. Kaplar da bu nedenle onların şeklinde yapılmaktaydı. Koruyucu bir tanrı olması ve uhrevi hayatla mumyalamayla ilişkilendirilmesi nedeniyle Neftis, akciğerlerin saklandığı kapla özdeşleştirilen babun başlı Tanrı Hapi’yi korumak da görevleri arasında yer almaktaydı.

Yedi Harika IV: Zeus Heykeli

Olympia... Olimpiyat Oyunları'nın yapıldığı, büyük Zeus'un en önemli tapınağının bulunduğu yer. Ve burası ününü sadece Olimpiyat ve birtakım mabetlere değil, Eski Yunan kültürünün belki de en önemli heykeline de ev sahipliği yapmasına borçlu: Heykeltraş Phidias'ın yapmış olduğu ve Zeus Heykeli'ne.

Günümüzde hiçbir izi kalmamış olan heykel, Zeus'un tahtında oturur bir biçimde göstermekteydi. 12 metre uzunluğundaki heykelin sol tarafında yerde bir kartal bulunuyordu; Zeus'un sol elinde bir asa, sağ elinde ise Zafer Tanrıçası Nike bulunmaktaydı. Tahtı sedr ağacından, heykelin kendisi ise altın, fildişi ve abanozdan yapılmıştı. Yunan tarihçi ve coğrafyacı Strabo, heykeli tarif ederken, "eğer tanrı ayağa kalksa, tapınağın çatısını yıkabilir" demişti. Phidias'a heykeli nerden esinlenerek yaptığı sorulduğunda, Homeros'un Ilyada'sındaki bir tarifin bu konuda kendisini etkilediğini söylemiş.

Roma İmparatoru Caligula'nın heykelin kafasının kendi kafasıyla değiştirilmesi için Roma'ya getirtmeye kalkışmış, ancak M.S. 41'de öldürülmesiyle bu gerçekleşmemiştir.

Zeus'un bu muhteşem heykelinin sonunun ne olduğuyla ilgili birtakım iddialar vardır. İmparator Theodosius'un emriyle tüm pagan tapınakların kapatılmasının ardından Olympia'daki Zeus tapınağı da kendi haline terkedilmişti. İşte ilk iddia da, bundan sonra M.S. 425'te meydana gelen bir yangın sırasında yok olduğudur.

İkinci bir iddiaya göre de heykelin, II. Theodosius zamanında İstanbul'daki İmparatorluk Sarayı'nda görev yapmış İmparator'un Teşrifatçısı Lausos'un kendi koleksiyonu için İstanbul'a getirtmesiyle ilgilidir. Roma'nın Hıristiyanlık dışındaki dinleri yasaklayıp pagan tapınakların kapatılmasıyla birlikte, heykelleri oluşturanlar da dahil tapınaklardaki değerli malzemeler sökülmüştü. Zeus'un Olympia'daki heykeli de bundan nasibini almıştı tabii. O nedenle de, kala kala sadece bir iskelet kalmıştı geriye. İşte ikinci iddia da, Lausos'un İstanbul'daki Hipodrom'la Binbirdirek Sarnıcı arasında bulunan evine - ki sarayı demek daha doğru aslında - getirtmiş olduğu bu 'iskelet'in, M.S. 475'te şehrin merkezini yok eden bir yangın sırasında, heykel koleksiyonunun geri kalanıyla beraber tamamen yok olduğudur.

Heykelin yapıldığı yerle ilgili olarak, M.S. 2. Yüzyıl'da yaşamış tarihçi-gezgin Pausanias, Phidias'ın Olympia'da bir atölyesinin olduğunu ve heykelin de burada yapıldığını kaydetmiştir. 1950'lerde Olympia'da yapılan kazılar sırasında, Phidias'ın atölyesi bulunmuştur. Atölyede birtakım aletler, toprak kalıplar yanında üzerinde 'Ben Phidias'a aitim' yazan bir kap da bulunmuştur.

18 Şubat 2011 Cuma

İsis

Heliopolis Enneadı'nın üyesi olan İsis, Osiris'in kızkardeşi ve karısı, Set ve Neftis'in kardeşi, Horus'un annesi, Nut'un ve Geb'in kızı ve Şu ve Tefnut'un torunudur. Analık ve Bereket Tanrıçası olmasının yanında, büyü de İsis’in, tabiri caizse görev alanına girer. Ancak Eski Mısırca adı Aset olan İsis, bundan daha fazlasıdır.

İsis tüm İlkçağ’ın gelmiş geçmiş belki de en önemli Tanrıçasıdır, eğer Tanrısı da değilse tabii. Abydos ve Mısır’ın güneyindeki Philae adasındaki tapınak başta olmak üzere , Hellen ve Roma dünyasının pek çok yerinde tapınakları bulunmaktaydı. Roma’da, Pompeii’de (bakınız: Siyah beyaz tapınak fotoğrafı), hatta Britanya’da bile. Deltadaki Sebennitos kenti İsis’in en eski kült merkeziydi, ancak M.Ö. 3100 civarında ortaya çıkan bu kült, zaman içinde tüm Akdeniz havzasına (ve hatta ötesine) yayıldı.

Peki neden?

İsis, Mısır’da güçlü bir tanrıçaydı. Osiris kültünün yükselişi ve Heliopolis Enneadı’nın iyice yerleşmesinin bunda etkisi vardı elbette. Eski Krallık merkezinin Memfis’te olması – yani Aşağı Mısır’da olması da bunu kolaylaştırmaktaydı tabii. Ancak İlkçağ’ın pagan dinlerinde – ve özellikle de Eski Mısır dininde – çok sık görülen tanrıların bazı özelliklerinin başka tanrılarca ele geçirilmesi veya bir tanrının bir ya da birden fazla tanrıyla birleştirilmesi – Amon-Ra’da olduğu gibi – İsis’in zaman içinde öneminin artmasını sağladı. Eski Mısır’ın önemli iki tanrısının – Bereket ve Aşk Tanrıçası Hator’la analık figürlerinden biri olan ve Amon’un karısı Mut’un özelliklerini bünyesine kattı. Sadece Eski Mısır dininin değil, başka dinlerin tanrılarıyla da birleşti; mesela Demeter ve Afrodit’in bazı özelliklerini, Hellenistik devirde ve Roma döneminde (M.Ö. 330 – M.S.500) kendisine kattı. Bunun yanında bazı tanrılarla üçlemeler de oluşturduğu oldu. Zaten var olan Osiris-İsis-Horus üçlüsü bir yana, Hellenistik devre ait İskenderiye kökenli Serapis ve Horus’tan türetilen Harpokrates’le üçlemeler içinde yer aldı.

İsis’in sembolleri arasında ebedi hayat, diriliş, bereket ve büyü gibi konseptlerin bulunması da, kültünü popülerleştirmişti. Ancak hepsinin ötesinde İsis bir Ana Tanrıça’ydı. Bir kere ideal bir eşti; kocasını seven, onun için kilometrelerce yol kat eden ve onu diriltmek için elinden geleni yapan biriydi. Sonra Horus’un annesiydi ve ideal anneydi; şefkatliydi, iyiydi, koruyucuydu, dinleyendi. Bu yönüyle günahkârların, kölelerin, ezilmiş, haksızlığa uğramışların, zanaatkârların dostuydu. Ayrıca hizmetkârların, asillerin, kralların, zenginlerin de dualarını dinlerdi. Ölülerin ve yeni doğanların koruyucusuydu. Aynı zamanda güçlüydü; kafasında bir tahttla tasvir edilirdi.

Şunu da bu noktada ifade etmekte fayda var; bu annelik konsepti ve özellikle Firavun/kralla özdeşleştirilen Horus’un çocuk formu ve bu ve bununla ilişkili kültlerin, Hıristiyanlık’taki Meryem Ana’yla Hz. İsa arasındaki ilişkinin de temelini oluşturduğu (bakınız: Çocuk Horus’a bakan Tanrıça İsis heykeli vs. Meryem Ana ve Çocuk İsa), hatta İsis kültünün bu kadar popüler olması nedeniyle de daha kolay yayılabildiği tezleri bulunmaktadır.
Koruyucu özelliği bulunması nedeniyle İsis, mumyalama sırasında çıkarılan organların saklandığı dört kapla özdeşleştirilen Horus'un dört oğlundan İmsety'yi de korumakla görevliydi.

İsis kültünün en temelindeyse büyü bulunmaktaydı. Büyü, İlkçağ’da çok güçlü bir araçtı ve gerek Mısırlılar, gerekse Romalılar ve Yunanlılar tarafından bu yönü de çok çekici gelmişti.
Bunun dışında İsis’in on bin tane ismi vardı; zira bunlardan biri ‘On Bin Adın Efendisi’ydi. Bunun dışında (bir kısmı Bakire Meryem’e de atfedilen) Cennetin Kraliçesi, Tanrıların Anası, Denizin Yıldızı gibi isimleri de bulunmaktaydı.

Başında taht olan bir kadın olarak tasvir edilmenin yanında, inek tanrıça Hator’u bünyesine kattığı için, kafasında iki boynuz arasına girmiş Güneş kursuyla da tasvir edilmekteydi. Tek başına ya da çocuk Horus’la beraber resmedildiği de olmuştur. Bunun dışında diz çökmüş ve kanatlarını açmış bir kadın/kuş biçiminde de betimlendiği olmuştur.
Hellen dünyasında kendi isminden türeyen kişi isimleri de üretilmiştir. “İsis’in hediyesi” anlamına İsidoros gibi (Gerçi bunun “Tanrı’nın hediyesi” biçimi Theodoros’u daha sık görmek mümkündür).

İlkçağdaki haliyle İsis kültü, dünya üstündeki son Mısır tapınağı olan Philae adasındaki tapınağın kapanmasıyla tarihe karışmıştır. Ancak birtakım neo-pagan inanışlar çerçevesinde tekrar tapılmaya başlanmıştır diyecek kadar ileri gitmek doğru olmasa da, ilgilenenler mevcuttur demekle yetinelim.

16 Şubat 2011 Çarşamba

Set

Eski Mısır Dini'nin çöl, fırtına, kaos ve karanlıklar tanrısı olan Set, Heliopolis Enneadı’nın bir üyesiydi; Osiris, İsis ve Neftis’in kardeşi (aynı zamanda Neftis’in kocası), Anubis’in babası, Horus’un amcası, Nut’la Geb’in oğlu, Şu’yla Tefnut’un torunuydu. Yukarı ve Aşağı Mısır birleşmeden önceki dönemin arkeolojideki adı olan Nakada Kültürü’ne adını veren kent (Eski Mısırcası Nubt), Set’in en önemli kült merkezlerinden biriydi. Şa adı verilen, Set hayvanı da denen ve köpeğe benzeyen bir hayvanın başına sahip bir insan olarak tasvir edilirdi. Sembollerinden biri, was denen ve gücü temsil eden tanrıların asasıydı. Asanın üst kısmının şekli, Set hayvanının başı şeklindeydi. Söz konusu hayvanın çölde yaşayan bir köpekgilden ya da çakaldan etkilendiği tahmin edilmektedir. Set hayvanı dışında antilop, su aygırı, timsah, akrep ve yaban domuzu Set’le özdeşleştirilen kutsal hayvanlardı. Set hayvanına ilişkin tasvirler M.Ö. 4000’e kadar gitmektedir.

Set’e tapınma Mısır’ın tarihsel gelişimiyle yakından ilgili bir şekilde gelişim ve değişim göstermiş; kimi zaman artmış, kimi zaman tapınakları ve tasvirleri tahrip edilmeye varacak düzeyde azalmıştır. Set Yukarı Mısır’ın, Osiris’in oğlu Horus Aşağı Mısır’ın koruyucusuydu. Eski Krallık başlarken, yani Yukarı Mısır’la Aşağı Mısır birleştiğinde, iki tanrı Mısır’ın birleştiricileri olarak anılan tanrılardı. Horus Firavun’la özdeşleşirken, Set de Güneş Tanrısı Ra’nın koruyucusuydu. Ancak, gerek Osiris’in daha ortaya çıkması, gerekse siyasi nedenlerle Set’in Horus ve Osiris karşısında bir bakıma güç kaybetmesi, Set’e tapınmanın azalmasına neden oldu. Şöyle ki; Set’le Horus arasındaki şiddetli mücadele, birkaç kez Ennead tanrılarının huzurunda olmak üzere, sonunda Horus’un galibiyetiyle sonuçalanmasına neden oldu. (Gerçi miti Osiris’i anlatırken anlattım ve Horus’ta bir daha anlatacağım başka boyutlarıyla ama, Set bu mücadele sonucunda inanışa göre Osiris’in bedenini Ennead Tanrıları tarafından sonsuza kadar sırtında taşımaya mahkum edildi.) Bunun siyasi sonucu, Osiris’in tahtını Horus’a devretmesi ve bu nedenle de tahta geçme sırasının Eski Mısır’da babadan oğula olmasının dinin temelini oldu. Bu sayede Firavun’un kardeşleri tahtta hak iddia edemediler – en azından oğlu olduğu sürece.
Diğer yandan, mesela Yeni Krallık döneminde Set’e olan ilgi artmıştır. Bunun da başlıca nedeni yine tarihseldi; zira Set, İkinci Ara Dönem denen ve Orta Krallığı kuzeyden gelerek yıkan ve Aşağı Mısır’da kendi krallıklarını kuran Hiksoslar’ın tanrıları Sutekh ile özdeşleştirilmişti. Hiksoslar’ın başkenti Avaris kökenli olan 19. Hanedan’ın ilk Firavunu I. Ramses’in Set kültüyle yakın bağları vardı. Bu nedenle bu hanedan döneminde Set’in etkisi artmış ve Yeni Krallık yıkılıncaya kadar da devam etmiştir. Öyle ki, bu dönemdeki bazı Firavunlar Set’i kraliyet isimlerinde kullanmışlardır; I. Seti, II. Seti ve Setnakht’ta olduğu gibi.

Üçüncü Ara Dönem’den, yani M.Ö. 1080’den itibaren Set kültünün terk edildiğini görüyoruz. Pek çok tapıakta Set, Tot ve Sobek’le değiştirilmiştir. İyice ilerleyen dönemlerde de bir canavara dönüştürülmüştür. Pagan inanışın Roma İmparatorluğu’nda yasaklanmasıyla birlikte (M.S. 380), Set’e tapınma da tamamen ortadan kalkmıştır.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Aziz Valentinus


Sevgililer Günü olarak bilinen gün, aslında Katolik Kilisesi'nin Valentinus adlı bir azizinin yortu günü (Hıristiyan inancına göre aziz olan kişinin anma gününe yortu denir) olarak belirlediği gündür. Çeşitli martirolojilerde, yani şehit/martir olmuşların listelerinin ve açıklamalarının olduğu birtakım metinlerde, bir değil üç Aziz Valentinus’tan bahsedilir aslında.

Bunlar içinde en ünlüsü 14 Şubat 269’da Via Flaminia adındaki Roma yollarından birine gömülen Prebister (bir tür papaz/piskopos; mürver/yaşlı anlamındaki Yunanca πρέσβυς/presbus’tan türemiştir) Valentinus’tur. Ancak bu bile kesin bir veri olmadığı, hatta birden fazla Valentinus adında hakkında belirsizlikler bulunan aziz olduğu için, 1969’da Azizler Takvimi elden geçirildiğinde listeden tamamen çıkartılmıştır. Yine de Prebister Valentinus, tüm dünyadaki Katolikler için saygıyla anılması gereken azizlerin bulunduğu bir listede ismi bulunmaya devam etmektedir. Söz konusu Valentinus ya da herhangi bir Valentinus’un adına, en eski Hıristiyan dini bayramları ve anma günleri listesini barındıran 354 Yılı Kronografyası olarak bilinen metinde rastlanmamıştır. Üç azizin birden yortu gününün kutlanmaya başlamasıysa Papa I. Gelasius’un 496’daki buyruğuyla olmuştur. Ancak o dönemde bile – Prebister Valentinus da dahil – hiçbiri hakkında fazla bir şey bilinmemekteydi. Arada daha fazla atlamayalım; diğer Valentinuslar bir Interamna (bügünkü Terni) Piskoposu ile Roma eyaleti Africa’da şehit edilen bir Valentinus’tur.

Ne var ki, 269’da gömülen Valentinus’un bu güne anlam ve önemini veren kişi olması çok muhtemeldir. Şöyle ki, Ortaçağ’ın en önemli hagiografilerinden – yani azizlerin hayatlarının yazıldığı metinlerden – biri olan Legenda Aurea, yani Altın Efsane’de belirtildiği kadarıyla, Roma İmparatoru II. Claudius evli erkeklerin iyi asker olamayacağını düşündüğü için askerlerin evlenmelerini yasaklamış. Valentinus da gizli gizli Hıristiyan askerleri evlendirmekteymiş. Valentinus’un böyle yaptığını öğrenen İmparator, onu hapse attırmış, fakat onu sevdiği için iyi davranmış, ancak kendisini de Hıristiyan yapmaya çalışınca önce taşlanmış ve sopalara dövülmüş, ardından da şehir surlarının dışında, Flamina Kapısı’nın önünde asılarak öldürülmüştür. Yine aynı efsaneye göre Valentinus, kendi celladının kör olan kızının gözlerini, öldürülmeden önce bir mucizeyle iyileştirmiştir.

Bu Aziz Valentinuslar’dan hangisi olursa olsun, Aziz Valentinus’un yortu gününün ilk kez aşkla, romantizmle özdeşleştirilmesi, 14. yy’da yaşamış İngiliz şair Geoffry Chaucer’in yazdığı Parlement of Foules, yani Kuşlar Meclisi adlı şiirine dayanır. Bundan önce bu tür bir uygulama yazılı kaynaklarda geçmemektedir.

Günümüzde bu Aziz Valentinus hem Roma Katolik Kilisesi, hem Doğu Ortodoks Kilisesi, ayrıca da Anglikan ve Luteran Kiliseleri tarafından kendisine hürmet edilmektedir.

İşte, Sevgililer Günü’nün kaynağı olan Aziz Valentinus’un hikayesi bu. Yüzlerce yıllık bir geleneğin ürünü olan hepinizin bu güzel günü kutlu olsun!...

Osiris

Eski Mısır Panteonu’nun en önemli tanrılarından, Heliopolis Ennadı’nın üyesi ve Yeraltı Dünyası’nın Tanrısı Osiris (Eski Mısırca Asar), Şu’yla Tefnut’un torunu, Nut’la Geb’in oğlu, (aynı zamanda karısı olan) İsis, Neftis ve Set’in kardeşi, Horus’un babasıdır. En önemli tapınağı Abdjedu’da (Abydos) bulunmaktaydı. Atef adlı, sadece kendisine özgü bir taç takardı. Bu taç, Yukarı Mısır’ın Beyaz Tacı Hedjet’in iki tarafına eklenmiş birer tüyden ibaretti. Mumyalanmış ve teni yeşil renkli olarak tasvir edilirdi. Yeşil renk yeniden doğuşu temsil etmekteydi.

Osiris’le ilgili en önemli mit İsis, Set ve Neftis’in içinde geçtiği mittir ve Mısır dininin en önemli mitlerinden biridir. Buna göre o sırada Mısır’ın kralı olan Osiris’in erkek kardeşi Set, Osiris’i kıskanmakta ve ondan kurtulmak istemektedir. Aklına bir plan gelir. Sadece Osiris’in sığacağı büyüklükte bir tabut hazırlatacak, bir parti sırasında bu tabutu getirecek ve kim içine sığarsa ona vereceğini söyleyecekti. Aynen de oldu, kimse sığmadı, bir tek Osiris içine girebildi. Ancak bunun olmasıyla birlikte Set ve arkadaşları tabutun üstüne atlayarak kilitlediler ve onu Nil’e attılar. Osiris’in kızkardeşi ve karısı İsis ve diğer kızkardeşi Neftis, onu diriltmek için yollara düşer. İsis, Osiris’in vücudunu ve tabutu Biblos’ta (bugünkü Lübnan’da) bulur. Bulduktan sonra onu uygun bir ayinle ölüler dünyasına göndermek üzere Mısır’a getirir. Ne var ki, yolda dönerken İsis’in bataklığa gizlemiş olduğu Osiris’in tabutunu, orda avlanmakta olan Set bulur. Diritlmesini önlemek için Osiris’i 14 parçaya ayırıp Mısır’ın dört bir yanına fırlatır (bir yıldaki dolunay sayısı 12-14 arasıdır; 14’ün sebebi budur). İsis, Osiris’in fallusu dışında kalan 13 parçayı bulur, 14. parçaysa Set’in dostu olan Nil’de yaşayan bir balık tarafından yutulur. Kayıp parçanın yerine onun altından yapılmış bir kopyasını koyar ve Osiris’i Anubis’e mumyalatarak dirilttirir. Böylece Osiris, Yeraltı Dünyası Tanrısı olur; Set ise diğer tanrılar tarafından Osiris’in vücudunu ebediyen sırtında taşımaya mahkum edilir. Oğlu Horus da ayrıca babasının intikamını alır, ama onu Horus’u yazarken anlatayım artık.

Edindiği bu rol nedeniyle Osiris, aynı zamanda ölümlerinde firavunlarla (ilerki dönemde herkesle) özdeşleştirilmiştir. Her ölen firavun bir ‘Osiris’ olur ve Tanrı Osiris’le birleşir.

Yeniden dirilişle ve fallusunun Nil’de yaşayan bir balıkla ilişkilendirilmesi, Osiris’in aynı zamanda bir bereket tanrısı olmasına da neden olmuştur. Eski Mısır inancına göre Nil taşkınlarının olması gerektiği gibi gerçekleşebilmesi, Osiris’in isteğine bağlıdır.

Osiris, Ptolemy hanedanı döneminde Mısır’ın Hellenleşmesi’yle birlikte, Zeus’la birleştirilerek Serapis adında bir tanrının da Mısır temelini oluşturur. Tapınaklarına da Serapeum denirdi. Bunların en önemlisi İskenderiye’de bulunmaktaydı; M.S. 391’de İskenderiye Patriği Theophilus tarafından dolduruşa getirilen şehrin Hıristiyanları tarafından yok edilmiştir.

M.Ö. 3000 civarından beri tapılan Osiris kültünün son tapınağı olan Philae Adası’ndaki Tapınak, Roma İmparatoru Theodosius’un 380’deki Fermanı’nın gazabından kurtulmuştu. Ancak Doğu Roma İmparatoru I. Jüstinyen’in bu tür şeylere tahammülü yoktu; bu nedenle M.S. 6. yy’da Jüstinyen’in emriyle bu tapınak da kapatıldı.

12 Şubat 2011 Cumartesi

Geb

Heliopolis Enneadı’nın bir üyesi olan Yeryüzü Tanrısı Geb, Nut’un kocası; Osiris, İsis, Set ve Neftis’in babası, Şu ve Tefnut’un oğlu ve Atum’la Iusaaset’in torunudur. Eski Mısırlılar Geb’in kahkahalarının depremleri meydana getirdiğine ve ekinlerin yetişmesine izin verdiğine inanırlardı.

Geb, yere uzanmış bir adam olarak tasvir edilirdi. Bu tasvir genelde karısı ve kızkardeşi Gökyüzü Tanrıçası Nut’un ters ‘u’ şeklinde onun üzerinde duruşuyla birlikte olurdu. Şu ve Tefnut tarafından yaratıldıktan sonra, öncesinde Nut’la ‘birleşik’ olan Geb, Hava Tanrısı Şu’nun aralarına girmesiyle ondan ayrılmıştır.

İlerleyen dönemlerde Geb, oğlu Osiris ve Tanrı Min gibi yeraltı dünyasıyla özdeşleştirilmiş, Osiris’ten önce Mısır tahtında oturan bir kral olarak değerlendirilmiştir. Yeraltı Dünyasıyla özdeşleştirilmesi, Eski Mısırlılarca bitki örtüsüyle de ilişkilendirilmesi sonucuna neden olmuştur; mesela kaburgalarında Mısır için çok önemli bir yiyecek kaynağı olan arpa yetiştiği düşünülürdü.

Yeraltı dünyasıyla, bitki örtüsüyle ve kraliyetle bağlantısı, Geb’e bir rol daha yakıştırılmasına neden olmuştu. Şöyle ki, Eski Mısır inancına göre bir kişinin ruhu beş bölümden oluşuyordu: Ren, Ba, Ka, Ib ve Şeut. Ren kişinin adı, Ba kişiliği, Ka ruhsal varlığı, Ib metafiziksel anlamdan kalbi, Şeut da gölgesiydi. İlerleyen dönemlerde zaten bunların da açıklamasını yazıp çizeceğim, ancak şimdi daha fazla konudan sapmaya neden olacağı için burda kesiyorum bunu. Dönelim Geb’e. Geb’in yeraltı dünyasıyla bağlantı kurulması, Ren’in koruyucusu olduğuna inanılan yılan başlı Tanrıça Renenutet’in de kocası olarak tasvirine neden olmuştu. Renenutet’in kızı (bazen de oğlu) olan Nehebkau da, ölümden sonra Ka ile Ba’nın birleşmesinden sorumluydu ve o da yılan şeklindeydi. Bu nedenlerle Geb, bazen yılan şeklinde de tasvir edilmiştir.

10 Şubat 2011 Perşembe

Nut

Heliopolis Enneadı'nın bir parçası olan Gökyüzü Tanrıçası Nut, Tanrı Atum ve Tanrıça Iusaaset'in torunu, Hava Tanrısı Şu ve Rutubet Tanrıçası Tefnut'un kızı, Yeryüzü Tanrısı Geb'in kızkardeşi ve Osiris, Set, İsis ve Neftis'in annesidir. Çok geç dönemlerde Nut'un (mesela Hellenistik dönemde) bir beşinci çocuğu daha vardır: Ra ile Horus'un birleşiminden oluşan Ra-Harakthy.

Pek çok mitolojidekinin aksine, Mısır mitolojisinde gökyüzünün 'Tanrıçası' olması, yeryüzünün de bir 'Tanrısı'nın olması sıradışı bir olaydır; zira genelde tam tersidir; Gaia vs Uranus'ta olduğu gibi.

Nut ile Geb, yani gökyüzü ile yeryüzü, babaları Şu - yani hava tarafından ayrılıncaya kadar sonsuz bir cinsel ilişki döngüsü içinde yer alıyorlardı; bu ilişkinin sonucunda da dört çocukları olmuştu. Ancak Ra-Harakthy eklendikten sonra mitlerde şu şekilde bir değişiklik olur:

Tanrılar tarafından çocuk sahibi olması yasaklanan Nut, çocuk sahibi olabilmesi için sorunu çözmek amacıyla Bilgelik Tanrısı Tot'un yardımını ister. Tot, güçlü duygular beslediği Nut'a yardım edebilmek için Ay Tanrısı Konsu'yla bahis oynar. Bahsi kaybeden Konsu, Tot'a kendi ışığından beş günlük bir zaman verir. Kazandığı beş günü, o zamana kadar 360 günlük Mısır Takvimi'nin sonuna ekler ve takvim 365 gün olur. Tanrıların takviminde yer almadığı için farkına varmazlar ve Nut o beş günün her günü birer çocuk dünyaya getirir: Osiris, Set, İsis, Neftis ve Hareoris (Ra-Harakhty).

Gökyüzü dışında gökyüzündeki tüm nesnelerin de tanrıçası olması nedeniyle Nut'un ölülerin ruhlarını ahirete geçtikten sonra korumak gibi bir görevi de bulunmaktaydı. Bu sebeple ay ve güneş gibi nesneler, battıkları zaman Nut tarafından yutulurlar ve sabah oluncaya kadar, o süreyi Nut'un koruması altında karnında geçirirler. Sabahleyin de tekrar doğarlar. Bunun yanında Osiris, Set tarafından öldürüldükten sonra İsis tarafından diriltilerek, bir merdiven kullanarak Nut'a çıkar ve ölüler diyarının tanrısı olur. Bu da ölülerin dostu ve ahiret hayatıyla ilgili önemli bir tanrıça olduğunu göstermektedir.

9 Şubat 2011 Çarşamba

Şu

Anlamı Eski Mısırca ‘boşluk’ olan Şu, Mısır’ın Rüzgâr ve Hava Tanrısı’ydı. Atum’la Iusaaset’in oğlu, Su Tanrıçası Tefnut’un kardeşi ve kocasıdır ve Heliopolis Enneadı’nı oluşturan tanrılardan biridir. Tefnut’tan iki çocuğu olmuştur; bunlar Gökyüzü Tanrıçası Nut ve Yeryüzü Tanrısı Geb’dir. Osiris, İsis, Set ve Neftis torunlarıdır.

Doğumları sırası ve sonrasında birbirlerine çok yakın oldukları için Nut’la Geb’i birbirinden ayıran da Şu’dur.

Havayla ve rüzgârla özdeşleştirilmesi nedeniyle Şu, aynı zamanda sakinleştirici, serinletici, huzur verici bir tanrı olarak kabul edilir. Bu nedenle Ma’at’la, yani Mısır inancının adalet hissiyle de özdeşleştirlir. Adaletin simgesi Mısır’da devekuşu tüyü olduğu için, kafasında bir ya da dört devekuşu tüyüyle resmedildiği olur.

Eski Krallık devrinin sona ermesi ve ülkenin parçalanmasına neden olan hava değişikliklerini Mısırlılar daha sonraları – pek çok başka hikayeyle birlikte – Şu’yla Tefnut’un kavga etmesine bağlamışlardır (Gerçekteyse bu iklimsel değişiklik M.Ö. 22. Yüzyıl Kuraklığı olarak adlandırılan, aşağı yukarı yüz yıl kadar süren ve Eski Krallık dışında Mezopotamya’da Akkad İmparatorluğu’nu yıkan olayları tetikleyen ve Çin ve Arap Yarımadası’ndaki pek çok kültürü adeta haritadan silen çok büyük bir kuraklık dalgasıdır). Efsaneye göre Tefnut ve Şu kavga ederler, Tefnut sinirlenip Nübye’ye kaçar. Kısa süre sonra Şu onun değerini anlar ve onu çok özler. Ancak Tefnut kendisini, kendine yaklaşan her insan ve tanrıyı yok eden bir kediye çevirmiştir. Bunun üzerine Bilgelik Tanrısı Tot, kılık değiştirerek Tefnut’un yanına gider, onu ikna eder ve Tefnut tekrar Mısır’a döner.

8 Şubat 2011 Salı

Tefnut

Su, hatta daha doğru bir ifadeyle 'Nem' Tanrıçası Tefnut'un adı, Eski Mısırca'da tükürmek anlamına da gelmekteydi; zira Tefnut'la doğumuyla ilgili mitlerden birinde Tefnut'un, Atum'un tükürmesiyle oluştuğu söylenir. Kimi mitlerde tükürdüğü şeyin tükürüğü olmakla birlikte, yutmuş olduğu semenini tükürmesi sonucu oluştuğu da söylenir. Geb ve Nut'un annesi, Şu'nun zevcesi ve kız kardeşi, Atum'la Iusaaset'in kızıdır.

Heliopolis Enneadı'nın parçası olan Tefnut, kimi zaman insan formuyla gösterilmekle birlikte, genellikle bir dişi arslan olarak tasvir edilir.

Kardeşi ve kocası Şu'yla birlikte, Heliopolis'te ve Nil Deltası'nda bulunan Leontopolis ana kült merkezleriydi.

6 Şubat 2011 Pazar

Tarih Siteleri III: AncientAthens3D

Ancient Athens 3D, adından da anlaşılabileceği gibi Yunanistan'ın başkenti Atina'daki birtakım anıtların üç boyutlu rekonstrüksyonlarının bulunduğu bir çalışma. Dimitris Tsalkanis tarafından hazırlanan site, İngilizce ve Yunanca yayınlanmakta. Özellikle Atina Akropolü'nün ve çevresindeki yapıların üzerinde yoğunlaşan sitede, daha önce bahsetmiş olduğum Byzantium1200 ve Persepolis3D'nin aksine, tek bir dönemden ziyade, yapıların pek çok farklı dönemdeki hallerini göstermesi bakımından farklı ve özel olduğunu düşünüyorum. Örneğin, Akropol'ün Tunç Çağı'nın çökmesinden önceki Miken Uygarlığı'nın bir parçası olan hali ile, Perslerin şehri M.Ö. 480'den önce yağmalamasından önceki ve Pericles'in projelerinden sonraki durumu, hatta bir Venedik şehri olarak Atina ve Akropolü'nü görmek mümkün.

Atina dışında, sitede ayrıca Atina'ya yaklaşık 70 km uzaklıkta bulunan ve Poseidon'a adanmış büyük bir tapınağın kalıntılarının bulunduğu Sounion'daki birtakım yapıların da rekonstrüksyonu yapılıp konmuş. Yapıların çizimlerinin yanında, Atina ve Sounion'un ve yapıların tarihi hakkında bilgi almak da mümkün.

Üç senelik olan Ancient Athens 3D, konusu itibarıyla son derece ilginç bir site. Genelde internette yapacağınız araştırmaların çoğunda Atina Akropolü'nün Hellenistik devirdeki hâliyle karşılaşırsınız. Ama burada, anıtların gelişim ve değişimini de görülebilmesi, burayı özel kılıyor. Miken devri Atinası'ndan (M.Ö. 1600), şehrin 1458'de Türklerin eline geçene kadarki sürecini konu alan sitenin umarım bir gün Osmanlı yönetimindeki hâlinin de çizilip konduğunu görürüz. Parthenon'un kilise hali kadar cami halinin de ilginç olduğunu düşünüyorum doğruyu söylemek gerekirse.

4 Şubat 2011 Cuma

Atum

Adının anlamı Eski Mısırca’da bitirmek, tamamlamak olan Atum, Heliopolis Enneadı sistemine göre dünyanın yaratıcısı, tamamlayıcısı, oluşturucusudur. Aynı zamanda kendisinden önceki kaosu bitirici olarak da ifade edilebilir elbette. Sadece bununla da kalmaz, aynı zamanda tanrılar da kendisinden ortaya çıkmıştırlar. Eski Mısır’ın en önemli dini metinlerinden biri olan Piramit Metinleri’nde Firavun’un hem yaratıcısı, hem de babası olarak kabul edilir. Başında Mısır’ın kırmızı ve beyaz çifte tacıyla ya da yanda görüldüği gibi bir kraliyet peruğu/örtüsü ile birlikte resmedilir. Firavun faresi, kertenkele, arslan, boğa ve maymun şeklinde de tasvir edilir. Sembolüyse skarab denen özel ve o bölgeye özgü bir pislik böceğidir. Tanrı Khepri’yi anlatırken bu böceği daha ayrıntılı yazacağım için, bunu burda noktalıyorum.

Atum’la ilgili en ilginç kısımsa herhalde dünyayı yaratış biçimidir. Piramit Metinleri’nde de ayrıntılı bir biçimde ifade ettiği gibi, Heliopolis Yaratılış Efsanesi’ne göre, ‘canı sıkılmış olan’ tanrı Atum, dünyanın olmadığı bir sırada var olar sular (Nu) üzerinde bulunan bir tepede otururken – ki bu tepe Heliopolis’tedir ve bugünkü Kahire kenti sınırlarında kalır (ne kadar ilginç, değil mi?) – mastürbasyon yapar. Bunun sonucu ortaya çıkan semenden Hava Tanrısı Şu ve Su Tanrıçası Tefnut doğar.

Atum’un aynı zamanda bir Güneş Tanrısı olduğu için ona Ra’yla birlikte Atum-Ra formunda da tapılır. Bu özelliğiyle Mısırlılar Atum’un, Eski Krallık devrinde ölmüş olan Firavun’un ruhunu alıp cennete götürdüğüne de inanmaktalardı.

Atum’la ilgili son bir not daha: Bir inanışa göre de Atum’un bir de eşi vardı: Iusaaset. Tanrıların Tanrıça Iusaaset’le girdiği ilişkinin ürünü olduğu da söylenir. Ancak Iusaaset kabaca ‘Önce Gelen Yüce Olan’ anlamına geldiği ve bu nedenle aslında Atum’un da anası olabileceği gibi – ki kesin bir bilgi yok bununla ilgili, vardıysa bile herhalde çok önceden bu inanış terk edilmişti tahminimce – Atum’un gölgesi veye ‘eli’ olarak da tasvir edilmiştir... Bu tabii Heliopolis Efsanesi’nin ‘elini güçlendiren’ bir bilgi haliyle.

Her şey bir yana, Iusaaset Mısırlılarca Hayat Ağacı olarak kabul edilen akasya ağacıyla özdeşleştirilir... hatta bildiğim kadarıyla belirli bir akasya ağacıyla yapılan bu özdeşleştirme nedeniyle, tanrıların doğum yeri de bilinir.

3 Şubat 2011 Perşembe

2011'in İsyankâr Ocak'ı - III

Peki, bundan sonra ne olur?

Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum.

Gelecek fazlasıyla sisli; herkesin elini bir şekilde atmış olduğu Ortadoğu’nun mozaiksel iç dinamiklerinin nasıl şekilleneceğini kestirmek çok zor. Olayların patlayacağını kestirmek bence – iddia edilenin aksine – zor değildi, özellikle basının bunu tahmin edebilmesi icap ederdi bence. Yazıp çizmesine gerek yok, ama kimse beklemiyordu demek çok doğru değil. Veriler zamanında doğru değerlendirilmiş olsaydı, olabilir denecek düzeyde bir şeyler tahmin edilebilirdi gibi geliyor bana. Neyse, o başka bir konu. Dedim ki, asıl bundan sonra olacakları bilmek çok zor, hatta mümkün değil.

Bir kere sadece diktayı, devrimden önce baskıyı yapanı ortadan kaldırmakla, kurtulunmak istenenden kurtulmakla iş sona ermez. Süreç noktalanmaz. Yerini neyin alacağı da çok önemlidir.

Tunus bu konuda nispeten çözümü, Bin Ali’nin başbakanı Muhammed Gannuşi’yi yerinde tutmakta buldu. Başbakan Gannuşi ve Meclis Başkanı (bu nedenle de geçici Devlet Başkanı olan) Fuad Mebaza ülkeyi seçimlere götürecekler. En azından anayasaları böyle diyor. Ancak Tunus’a geçen hafta Londra’dan bir uçak bir başka Gannuşi’yi, Bin Ali’nin en büyük muhaliflerinden İslamcı Enahda’nın (Rönesans) Lideri Raşid Gannuşi’nin dönüşü, Tunus’un başka yönlere kayabileceği ihtimalinin işaretlerini de vermekte... her ne kadar kendisinin Humeyni’ye benzetilmemesi gerektiğini, daha çok Tayyip Erdoğan’a benzediğini iddia etse de...

Mısır ise daha büyük ve daha karışık bir ülke bu noktada. Üstelik ‘süreç, İran Devrimi’ndekine çok ama çok benziyor. Bir tek Ayetullah eksik.’ Ama Ayetullah yerine geçebilecek bir ruhban sınıfı ya da onun dengi bir oluşum Mısır’da bulunuyor. Bunun da yanında, her ne kadar o kadar aşırı bir uç değilmiş gibi gözükseler de, belli bir çizginin devamı olan Müslüman Kardeşler örgütü, Mısır’daki en örgütlü muhalefeti oluşturumuş durumdalar. Tahrir Meydanı’ndaki gösterileri de onların yönettiği söyleniyor.

Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra şiddetlenerek artan Batı’daki İslam karştılığı, başta Arap Dünyası olmak üzere, tüm İslam Dünyası’nda insanların daha uç çizgilere kaymasına neden oluyor. Ilımlı İslam adı altında birtakım komik ifadeler ortaya atılarak işin ciddiyeti hafifletilmeye ve kabul ettirilmeye çalışılsa da, durum aslında hiç de öyle gözükmüyor.

Cezayir’deki ilk demokratik seçimlerin iptal edilme nedeni, aşırı uçların seçimle iktidara gelmesi olmuştu. Tunus’ta Ben Ali’yi iktidara getiren süreci, o dönem için yakın gelecekte Habib Burgiba’nın ülkesindeki istikrarı koruyamayacağı ve Tunus’ta İslamcı bir yönetimin İran benzeri bir şekilde iktidara gelebileceği endişesi başlatmış. İtalya ve Fransa gizli servisleri, her an tetikte bekleyen Cezayir’le birlikte 1987’de Başbakan Bin Ali’yle anlaşarak onu bu tehdide karşı iktidara getirmişler. Mısır’da Müslüman Kardeşler örgütünün de yasaklı olmasının başlıca nedeni, bulundukları din eksenli çizgileridir. Mısır’da iktidara gelmeleri ayrıca Enver Sedat’ın canına mal olan İsrail’le yapılan barışı da bir anda ortadan kaldırabilir. Bu yüzdendir ki, olabildiğince erken bir dönemden itibaren İsrail, büyük bir diktatör olmasına rağmen Hüsnü Mübarek’e destek verdiğini açıklamaktadır; zira Mübarek iktidarı İsrail için bu barışın garantisidir.

İşin demokrasi boyutuna gelince... Demokrasi hiçbir zaman hiçbir yere kolay kolay yerleşmez. Çalkantılı, hareketli, tartışmalı dönemlerden geçerek oluşan bir kültürdür. Günlerdir adlarını tekrar tekrar söylediğim ülkelerin hepsi dikta rejimlerle yönetilmektedir. Halkların, demokrasi için talepte bulunması bunu geliştirecek en önemli şeydir, kuşkusuz. Bu nedenle demokrasinin Ortadoğu’da ilerlemesi için Mısır’daki ayaklanmanın başarıya ulaşması şarttır. Çünkü Mısır, ‘İran ve Türkiye’yle beraber Ortadoğu’nun en önemli ülkesidir.’ Mısır’da olacak bir değişiklik, Ortadoğu’yu derinden etkileyecektir... Mısır’da Mübarek düşerse, diğerlerinin düşmesi de daha kolay olacaktır, kuşkusuz. Tüm Ortadoğu o yüzden Mısır’ı büyük bir dikkatle izliyor zaten.

Üç günlük yazımı son bir sözle noktalıyorum: Sudan’a dikkat edin. Sudan bir Çekoslovakya olacak türde bir ülke değil. Tüm yapılan açıklamalara rağmen, Afrika’nın en büyük ülkesinin kuzey ve güney diye ikiye ayrılması bana çok sakin olacakmış gibi gelmiyor. Aklınızın bir köşesinde bulunsun.

2 Şubat 2011 Çarşamba

2011'in İsyankâr Ocak'ı - II

Bahsi geçen ülkelerin hepsi ya eski bir Avrupa sömürgesiydiler, ya da bir Avrupa ülkesinin protektora/mandası altındaydılar. (Arnavutluk çok farklı, özel bir durum. Onu saymıyorum tabii ki.) Peki bu dikta rejimler nasıl iş başına geldiler ve halk bunlardan neden bu kadar nefret eder hâle geldi, tek tek bir bakalım bu ülkelere.

Tunus

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda bir Fransız mandası olan Tunus, 1956’da bağımsızlığını ilân ettikten bir sene sonra Tunus Kralı VIII. Muhammed el-Emin, Habib Burgiba tarafından devrildi. Bir Atatürk hayranı olduğu bilinen Burgiba, 1987’de kendisi de iktidardan ‘anayasal yollarla’ düşürülene kadar yaptığı reformlarla Tunus’u modernize etti. Bu anayasal yola olanak sağlayan şeyse, 1959 Tunus Anayasası’nın 57. maddesi’ydi. Şu anki madde Meclis Başkanı’na, Devlet Başkanı’nın ölmesi ya da görevi yerine getiremeyecek durumda olması halinde Devlet Başkanlığı yetkilerini veriyor; onun da 45-60 gün içinde ülkeyi seçimlere götürmesi gerekiyor. Büyük bir ihtimalle bu madde, 1988’de Anayasa’da yapılan değişiklikler öncesinde Meclis Başkanı değil de Başbakan’a bu yetkileri devrediyordu; zira Zeynel Abidin Bin Ali Başbakan olduktan bir ay sonra bu maddeye dayanarak, Burgiba’nın ülkeyi yönetemeyecek durumda olduğunu söyleyerek ve bunu destekleyen doktor raporları hazırlatarak Devlet Başkanı oldu. O zamandan 14 Ocak 2011’e kadar da iktidarda kaldı. 1988 değişiklikleriyle birlikte 57. madde, yapılacak seçimlerde Devlet Başkanlığı yapan Meclis Başkanı’nın aday olmasını engellerken, ilginç bir biçimde başbakan için böyle bir engel koymamış.

Tunus 2011’e kadar tek partili bir rejime sahip, demokratik olmayan tek adayın yarıştığı seçimlerin olduğu, her türlü muhalefetin bastırıldığı, basın özgürlüğünün bulunmadığı, rüşvetin alıp başını yürüdüğü, halkının fakir, yöneten zümrenin çok zengin olduğu, Batı yanlısı bir diktatörlüktü. Bu durum özellikle Habib Burgiba zorla emekli edildikten sonra gerçekleşti.

Mısır

Dünyanın en eski uygarlıklarında birine ev sahipliği yapmış olan Mısır, Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfuzundan İngiliz İmparatorluğu’nun nüfuzuna geçmişse de, Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın soyundan gelenler Mısır Hıdivliği (ve daha sonra Sultanlığı/Krallığı) tahtında oturmayı başarmıştır. 1952’de Kral I. Faruk’u tahtından eden devrim ve bir sonraki sene monarşinin tamamen kaldırılması, Mısır’da yeni bir dönem başlattı. Mısır, Cemal Abdül Nasır’dan Enver Sedat’ın 1981’de öldürülmesine kadar geçen sürede İsrail’le üç kere daha savaşmış ve onunla barış yapmış, Süveyş Kanalı Krizi’ni bir şekilde atlatmış, bölgesinde askeri ve diplomatik anlamda güçlü ve etkin bir ülke olmuştu; Suriye, Ürdün, Irak gibi ülkelerle çeşitli birlikler dahi oluşturmuştu. Ancak sosyal ve ekonomik sorunlarını hâlâ çözememişti. Sedat’ın öldürülmesinden sonra yerine Başkan Yardımcısı ve eski Hava Kuvvetleri Komutanı Hüsnü Mübarek geçti. O tarihten beri ülkeyi tek başına yönetmektedir. İktidara geldikten sonra yaptığı ilk işlerden biri, ülke çapında geçerli olan bir olağanüstü hâl yasası çıkarttırmak olmuştu... bu yasa hâlâ yürürlüktedir. Tekrar tekrar kendini özgür olmayan seçimlerle seçtirerek 30 yıldır iktidarını korumakta olan 82 yaşındaki Mübarek, oğlu Cemal Mübarek’i adeta tahta geçirmeye hazırlamakta olduğu yönündeki iddialar ve bunun dışında kronikleşmiş yolsuzluk, ekonominin kötü durumu, genel olarak halkın sefaleti gibi sorunlar, Tunus’ta patlayan olaylardan cesaret alan muhaliflerin hükümete karşı iyice ayaklanmasına sebep oldu.

Tunus gibi tek partili bir rejimle yönetilen Mısır’da iktidarın askeri bir rejim olduğu anlaşılıyor. Mısır’da asker çok büyük bir nüfuza sahip. Basın özgürlüğü de dahil pek çok temel hak ve özgürlük, 1981’de çıkatılan olağanüstü hâl yasasıyla askıda bulunuyor. Sorgusuz sualsiz bir kişi göz altına alınabiliyor, tutuklanabiliyor, hapse atılıp işkence görebiliyor. Her türlü muhalefet sert bir biçimde bastırıldığından, hali hazırda yasaklı olan Müslüman Kardeşler dışında bir örgütlenmiş muhalif yapı Mısır’da yok. Ancak Mısır'da, Ortadoğu’daki pek çok Arap ülkesinin aksine, en bilinen ikisi eski BM Genel Sekreteri Butros Butros-Gali ile eski Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Başkanı ve Mübarek iktidarına muhalif (hatta muhtemel bir müstakbel Mısır Devlet Başkanı) Muhammed el Baradey olan iyi yetişmiş insanlar bulunuyor. Yine Tunus gibi son derece fakir yaşayan bir halk mevcut. Zaten Tunus’ta da, burada olduğu gibi isyanın temel patlama sebebi işsizlik ve parasızlık. Bundan önceki son büyük ayaklanma Ocak 1977’de Enver Sedat’ın IMF ve Dünya Bankası politikaları çerçevesinde, halka ekmek vb temel gıdaların sübvansiyonunu kesmeye kalkması üzerine patlamış, iki gün sonra hükümetin geri adım atmasıyla ayaklanma son bulmuştu.

Yemen

Yemen, bölgedeki en ilginç ülkelerden birisi. Şu anda Arap Yarımadası’ndaki tek cumhuriyet rejimi olmasının yanında, bugünkü Yemen’in kuzey ve güneyinde iki farklı oluşum bulunuyordu: Kuzey Yemen’de Osmanlı’dan 1918’de bağımsızlığını ilân eden Mütevekkil Yemen Krallığı bulunuyordu. Güneydeyse İngiliz protektorası Aden vardı. Yemen Krallığı 1962’de bir askeri darbeyle monarşinin devrilmesiyle Yemen Arap Cumhuriyeti’ne dönüştü (yani Kuzey Yemen). Cumhuriyetçilerle kralcılar arasında 1970’e kadar geçirdiği iç savaş sonunda kralcılar savaşı kaybettiler.

İngiliz protektorasında ise durum çok daha ilginçti, çünkü aşağı yukarı Kuzey’de krallık çökerken, Güney’de birtakım kısa ömürlü federasyonlar kuruldu, ama sonunda 1970’te Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne, yani tek partili, komünist, Çin ve Sovyetler Birliği destekli ve ekseninde bir devlete dönüştü. 1985’te patlayan iç savaşta binlerce kişi öldü, ama sonunda 1990’da, Avrupa’da Berlin Duvarı yıkılırken, bölgedeki diğer devletlerin de çabalarıyla iki ülke Yemen Cumhuriyeti adı altında birleşti. 1978’den beri Kuzey’de iktidar sahibi olan Ali Abdullah Salih, birleşmeden sonra günümüze kadar Yemen’in Devlet Başkanı konumunda bulunmakta. Mısır ve Tunus’la ilgili saydığım tüm sorunlar, Yemen’de de var. Hatta fazlası da var, çünkü Yemen aynı zamanda hem 1994’te bir iç savaş daha geçirmiş, hem de el-Kaide gibi birtakım terör örgütlerinin de üs olarak kullandığı bir konumda.

Diğer ülkelerde de durum çok farklı değil. Eski bir Fransız kolonisi olan Cezayir, 1950’lerde bir bağımsızlık savaşıyla özgür oldu, başarıya ulaşarak Fransa’daki Dördüncü Cumhuriyet’in yıkılmasını tetikledi. 1990’larda ilk çok partili seçimini yapmaya kalktığında fundamentalistler iktidara yükselince hükümet seçimleri iptal etti ve Cezayir İç Savaşı patladı; savaşta 150,000 kişi öldü. Ülke hâlâ yaralarını sarmaya çalışıyor. 1992’de bu yüzden çıkarılan sıkıyönetim yasasıyla ülke yönetiliyor.

Krallık olan Fas ve Ürdün, sırasıyla pratikte birer Fransız ve İngiliz sömürgesiydi, aynı Habib Burgiba’nın yaptığı darbeye kadarki Tunus gibi. Ancak her ikisinde de, diğer ülkelerdeki sorunların aynılarının yaşandığını görmek mümkün: Baskıcı bir rejim, aç ve işsiz bir toplum, buna karşılık üst kademede – ve bu durumda tabii Kraliyet Aileleri de dahil – inanılmaz bir lüks yaşam. Üstelik bu hükümetlerin hepsi, halkları tarafından hiç sevilmeyen Batı ve İsrail taraftarı politikalar yürütmekte, Arap Dünyası’nın önemli bir sorunu olan Filistin Sorunu’na gerekli ilgi ve basireti gösterememekteler. Suriye’de de durum çok benzer, kalıplar oraya da sorunsuz oturmakta.

Yalnız içlerinde Sudan bir hayli farklı bir ülke... zira Sudan, bir Arap ülkesi olduğu kadar, aynı zamanda bir Kara Afrika ülkesidir. O nedenle saymış olduğum tüm bu sorunların üstüne, Kara Afrika ülkelerinin sorunlarının bir kısmını da saymak mümkün: Yıllarca süren iç savaşlar, Darfur Sorunu’nda olduğu gibi soykırıma varan işlenmekte olan insanlık suçları... Bir de tabii Ocak ayında Afrika dinleri ve halklarıyla Hıristiyan nüfusun ağırlıkta olduğu Güney’de, Arap Müslüman nüfusun ağırlıkta olduğu Kuzey’den ayrılma kararının oylandığı bir Referandum yapıldı. Referandum’dan büyük ihtimalle bölünme kararı çıkacak. O yönde karar çıkarsa 9 Nisan’da Sudan ikiye bölünecek. Bunca karmaşa içinde Sudan’da ne olur, bence asıl onu kestirmek çok zor ya. Neyse...

Devamı gelecek...

Eski Mısır'da Din

Eski Mısır’da din, toplumsal hayatın son derece önemli bir parçasıydı. Hayatın her alanında, her şeyi ayrı ayrı kontrol eden çok sayıda tanrının bulunduğu bir dindi. Din o kadar büyük bir yere sahipti ki, insanlar Mısır’da, dünyevi hayatlarının önemli bir kısmını, uhrevi hayatlarının hazırlığını yapmakla geçirirlerdi. Bu hazırlığın büyüklüğünü anlamak için – ister bir piramit, isterse Krallar Vadisi’ndekilerden biri olsun – herhangi bir Firavun mezarını incelemek yeterlidir.

İşte Mısır’da toplum hayatının en belirleyici unsuru olan dinin belki de en önemli kısmını tanrılar oluşturuyordu. Zira tanrılar, tüm Mısır din ve mitolojisinin de başaktörleriydiler. Mısır toplumunun anlayışını, hayata bakış açısını da yansıtmaktaydılar. Eski Mısır’ı anlamak, tanrıları anlamaktan geçer diyebiliriz. En azından önemli bir yardımcı olacaktır, kuşkusuz.

Bu nedenle önümüzdeki günlerde belli aralıklarla Mısır dininin tanrıları hakkında kısa açıklamalar yayınlayacağım. Henüz belirlememiş olmakla birlikte, aşağı yukarı 30 kadar tanrı hakkında yazıp çizmeyi düşünüyorum. Ancak şu şekilde bir plan izleyeceğim:

Eski Mısır Panteonu, pek çok tanrıyı barındırıyor olmakla beraber, birkaç önemli tanrı grubu bulunur. Bunlar Heliopolis Enneadı (dokuzlusu), Hermopolis Ogdoadı (sekizlisi) ve Memfis Triadı'dır (üçlüsü). Hermopolis Ogdoadı'ndaki tanrılar aslında dört tanrının hem erkek, hem dişi formunun bir araya gelmesiyle oluşmuş bir yapıdır. Bu durumda önce Ennad'ı, sonra Ogdoad'ı, ondan sonra da Memfis Triadı'nı yazıp, kalanları tek tek inceleyeceğim. Hakkında yazacağım ilk tanrı, Ennead'a göre tüm tanrıların atası olan Atum olacak.

1 Şubat 2011 Salı

2011'in İsyankâr Ocak'ı - I

Her şey Tunus’un Sidi Buzid kentinde 26 yaşındaki Muhammed Buazizi adlı gencin seyyar satıcılık yapmasının engellenmesiyle başladı. Genç, 200$ borçla ‘kurduğu’ ‘iş’inin daha ilk gününde – 18 Aralık 2010’da polis ve zabıtanın müdahalesiyle karşılaştı. Müdahaleden kastım, kendisinden istenen 140$ civarındaki ‘çalışma izni ücreti’ni, yani rüşveti veremediği için her şeyine el konması ve sokak ortasında aşağılanmasıydı. Son 1 ay içinde okuduklarım içinde, aşağılanma 45 yaşındaki bir kadın belediye memurunun kendisine sokak ortasında tokat atması ve ölmüş olan babasını da içine alacak şekilde hakaret etmesi şeklinde olmuş. Gururu incinen Buazizi, Sidi Buzid Valisi’yle görüşmek istyorsa da, kendisine izin verilmiyor... ve ondan sonra da kendini yakıyor. Durumu öğrenen halk ufak tefek gösteri yürüyüşleri düzenlemeye başlıyor, ancak polisin sert tepkisi birtakım taşları yerinden oynatıyor. Bir ara yürüyenlere ülkedeki avukatlar da katılıyor ve yine çok sert bir biçimde polis onlara da müdahale ediyor. Halkı biraz da sakinleştirmek için olsa gerek, Tunus Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin Ali Buazizi’yi hastanede ziyaret ediyor, valiyi görevden alıyor, 45 yaşındaki o belediye memuru da açığa alınıyor. Ancak 4 Ocak 2011’de Buazizi’nin öldüğü haberi basına da yanısıyınca, zaten başlamakta olan halk hareketi patlıyor ve 10 gün içinde Tunus halkı, tüm ülkede ayaklanarak diktatörünü deviriyor. Bununla da kalmıyor, Bin Ali’nin partisi RCD’nin de (Rassemblement Constitutionel Démocratique, yani kabaca Anayasal Demokratik Hareket) iktidarı terk etmesi için direniyor ve sonunda Başbakan Gannuşi hem partisinden istifa ediyor, hem de RCD üyesi bakanları görevlerinden tek tek alıyor. Halk bununla da yetinmiyor ve Tunus Hükümeti Interpol’e başvurarak Bin Ali ve ailesi için yakalama emri çıkarttırıyor. Bin Ali’nin karısının 1,5 ton altın ve yüz milyonlarca dolarlık dövizi de ülke dışına kaçırdığı sanılıyor. Çekirdek aile Suudi Arabistan’a kaçıyor, ancak özellikle Bin Ali’nin karısı Leïla ‘Trabelsi’nin ailesine yönelik hem halkın saldırıları, hem de polis operasyonları yapılıyor, malları yağmalanıyor, aile üyeleri bir bir tutuklanıyor. Leïla’nın bir akrabasının bile öldürüldüğüne dair haberler gelmişti Tunus’tan...


Ancak çok ilginç bir biçimde olan bitenler Tunus’la sınırlı kalmıyor: Tunus’ta Aralık 2010 ortasında patlayan olaylar benzer dikta rejimlerinin olduğu ülkelere, Cezayir, Mısır, Yemen, Sudan gibi sözde ‘cumhuriyetlere’ ve Ürdün, Fas, Umman gibi krallıklara sıçrıyor. Tüm bunlar olup biterken, bu ülkelerin yanında Lübnan gibi hali hazırda karışmış devletler de bulunuyor. Henüz bir şey olmamış olmakla birlikte, televizyonlarda izlediklerim ve basında okuduklarım, benzer şeylerin Suriye, Libya, hatta Suudi Arabistan’da da görülebileceğini söylüyor... Zira daha bugün (31.01.2011) Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad açıklama yapmak zorunda kaldı, ‘Ülkede reform yapmak gerekir ve yapılacaktır.’ dedi. Kuveyt Emiri IV. Sabah da ülkedeki herkese 4000$ verdi diye biri söyledi bana, ne kadar doğru bilmiyorum. Ama 3,5 milyon nüfuslu bir ülkedeki 1 milyon kişiye bu parayı dağıtmış olduğunu düşünsenize? Çok da doğru olduğuna inanmıyorum bu son haberin, ama bir an düşünün ve gerçek olduğunu varsayın... Tahtını korumak için en az 4-5 milyar dolar harcaması muhtemel insanlar bunlar. Ama yaşadıkları endişe hatırı sayılır ve dayanağı olan nitelikte, çünkü olaylar basitçe Tunus’ta kalmadı, bir sürü ülkeye sıçramakla da yetinmedi, yansımaları şu sırada Arap Dünyası’nın lideri Mısır’da 30 yıldır iktidarda olan Hüsnü Mübarek’in tahtını sallıyor.

Hazır gelmişken, Mısır’da da son bir ayda neler oldu, onu bir özetleyelim:

Mısır’da yakın zamanlardaki ilk huzursuzluk, Noel kutlamaları sırasında İskenderiye'de bir Kıpti Kilisesi'ne düzenlenen saldırılar nedeniyle Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında çıkan olaylar oldu. Tartışmalar çok büyük olaylara dönüşmeden sona erdi – en azından bugünlerde olup bitenlerle karşılaştırıldığında – ama Tunus’ta Bin Ali 14 Ocak’ta devrildikten sonra, bunun başarıya ulaşabildiğini gören Mısır halkı, aynı Tunus’taki gibi özgürlük ve demokrasi isteğiyle, yolsuzlukların sona ermesi, iş ve aş dileğiyle sokaklara dökülmeye başladı. Kahire, İskenderiye, Mansura, Süveyş, İsmailiye başta olmak üzere pek çok kentte çıkan olaylarda şu ana kadar (BM’nin dediğine göre) 300 kişi ölmüş, 5000’e yakın insan yaralanmış ve 1000’den fazla kişi göz altına alınmış durumda. Hükümet, önce polisle müdahale etti, ardından polisi geri çekti. Ciddi bir güvenlik açığı ortaya çıktı; cezaevleri firarlarla boşaldı. İktisadi hayat çöktü; borsa işlem yapmayı durdurdu, bankalar kapandı, halk yiyecek bulmakta zorlanmakta. Devamlı yağma olaylarına rastlanıyor. Halk, müzeler talan edilmesin diye Mısır Müzesi ve Kahire İslam Eserleri Müzesi’ni ablukaya almış durumda. Buna rağmen eşkıyalar içeri girmeyi başardılar ve bazı eserlere zarar verdiler. Göstericiler, Hüsnü Mübarek’in partisi Ulusal Demokratik Parti’nin (UDP) Kahire’deki merkezini de ateşe verdiler. En büyük gösteri 1 Şubat 2011’de bir milyondan fazla kişinin toplanmasıyla Kahire’nin Tahrir Meydanı’nda gerçekleşti. Halk Mübarek’ten istifa etmesini istedi. Tüm bu süreçte Mübarek önce tutuklamalara girişti, ardından polisi halk üstüne saldı, sokağa çıkma yasağı ilân etti, telefon ve interneti kesti – bunu aşmak için Google ve Twitter birtakım programlar geliştirdi – tren seferlerini insanlar toplanamasın diye askıya aldı. Ordu halka müdahale etmeyeceğini beyan etti ve halkı rahatlattı. Bunun sonunda da bir milyondan fazla sayıda insan toplandı ve Mübarek’in istifa edip ülkeyi terk etmesini istedi. Mübarek, gece kameraların karşısına geçip Eylül’de yapılacak seçimlerde aday olmayacağını ilân ettiyse de, halk Mübarek’in hâlâ istifa etmesini istiyor.


Mısır’da da bunlar olurken Yemen, Cezayir, Ürdün, Fas, Sudan ve Moritanya’da da benzer olaylar oluyor. Yemen’de 30 yılı aşkın süredir iktidarda bulunan Ali Abdullah Salih’in iktidarı bırakması isteğiyle başkent Sana’a’da gösteriler yapılıyor. Cezayir’de de benzer gösteriler Abdülaziz Buteflika aleyhinde sürmekte, bazen şiddetlenip, bazen azalmakta. Monarşiyle yönetlien Fas’ta ve Ürdün’de olaylar şimdilik yürüyüş düzeyinde kalmakla birlikte, orda da hükümetler, aynen Suriye’de olduğu gibi, reform sözü vermekteler. Ürdün Kralı II. Abdullah, başbakanı görevden aldı. Sudan’da çıkan olaylarda ölenler olduğu da bir gerçek. Arnavutluk’ta da, Tunus’ta olanlardan etkilenilerek birtakım protestolar yaşanmış, 3 kişi polis tarafıdan öldürülmüş ve soruşturma başlatılmıştı.

Devamı gelecek...