Sic transit gloria mundi

My name is Ozymandias, king of kings: Look on my works, ye Mighty, and despair! Percy Bysshe Shelley

Avrupa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Haziran 2011 Pazar

Tarih Siteleri IV: Rome Reborn

Rome Reborn, Virginia Üniversitesi'nin pek çok başka kurum ve kuruluşla birlikte üstünde çalıştığı uluslararası bir proje. Sitede ifade edildiği kadarıyla, projenin amacı Roma kentinin Geç Tunç Çağı'ndaki ilk ortaya çıktığı zamandan (yaklaşık M.Ö. 1000) İmparatorluk sonrası Erken Ortaçağ'a kadarki (M.S. 550) kentsel gelişimini üç boyutlu modellemelerle ortaya koymak. Modellemeye İmparator Konstantin devriyle, M.S. 320'nin Roma'sıyla başlamışlar. Bunun sebebi o dönem Roma kentinin nüfus ve kentsel bakımdan doruk noktasına ulaşmış olmasıdır. Bu dönemden sonraki yaklaşık 150 yıllık süreç içinde kent pek çok kez barbar kavimlerce yağmalanacak, yakıp yıkılacaktır. En çok bu dönemden kalan yapıların kalıntılarının günümüze kadar ulaşabilmiş olması da, diğer dönemlere nazaran daha az tahmin yapmaya ihtiyaç duyulması ve bu nedenle de gerçeğe daha yakın olunmasına katkıda bulunmaktadır. Bu tarih, aynı zamanda pagan Roma'nın ulaştığı son noktadır. Bundan sonra büyük ve önemli Roma kiliseleri, Konstantin'in Hıristiyanlığı İmparatorluğun resmi dini hâline getirmesiyle inşa edilmeye başlanacak ve bu durum birkaç kez değiştikten sonra I. Theodosius zamanında kesinleşecek, böylece Roma'nın çehresi yıkımların yanında dönülmez bir biçimde değişecektir.

Projenin ne kadar başarılı olduğunu söylemek için örneklerine bakmak yeter de artar bile.
Ancak proje, aynı zamanda bir başka yerde de kendini göstermiş bulunuyor: Google'ın dünyanın her yerini dolaşma fırsatı veren programı Google Earth'ün İngilizce arayüzünde 'Gallery' kısmına bir alt başlık olarak Ancient Rome 3D maddesinin eklenmiş olduğunu görmek mümkün. Arayüzün dili ayarlardan değiştirilebiliyor. Ancient Rome 3D seçeneğini seçtikten sonra Roma'ya gittiğinizde karşınıza şöyle bir manzara çıkıyor:Evet! 3 boyutlu modellemeyle tüm Roma kentinin IV. Yüzyılın ilk çeyreğindeki halini görmek, içinde dolaşmak, her önemli yapı hakkında bilgi almak mümkün. Görünüşe bakılırsa Google Earth'le Dünya, Ay ve Mars'tan sonra tarih içinde yolculuk yapabilmek de mümkünmüş. Tabii bunu yaparken 3 boyutlu modelleri kapatmayı unutmayın; aksi takdirde şu an var olan binaların modelleriyle 1700 yıl öncesinin Roma'sınınkiler iç içe giriyor.

2008'den bu yana sürdürülen proje, böylece belli bir ölçüde herkesin ulaşabileceği bir noktaya geliyor. Tek kelimeyle mükemmel, mutlaka incelenmesi gereken bir sayfa.

27 Şubat 2011 Pazar

Reichstag Yangını

Bu yazının yayınlandığı andan tam tamına 78 yıl önce, yani 27 Şubat 1933’te yerel saatle 21:25’te, Berlin’de bir itfaiye istasyonuna bir ihbar gelir. Weimar Cumhuriyeti’nin meclis binası (ki Federal Almanya Meclisi’nin alt kanadı Bundestag da günümüzde orada toplanır) Reichstag’ta yangın çıkmıştır... İtfaiye ve polis Reichstag’a ulaştığında binanın merkezinde ve kubbenin altında bulunan Temsilciler Salonu alevler içinde kalmıştı...

Yangın saat 11’de söndürüldü, ama Reichstag kullanılmaz hâle geldi. Weimar Cumhuriyeti Meclisi, bundan sonra yapacağı çok az sayıdaki toplantı için, Reichstag’ın ön cephesinin baktığı parkın diğer ucunda bulunan ve savaş sırasında yıkılan Krolloper (Kroll Opera Binası) kullanılacaktı.

Polis yaptığı soruşturma ve inceleme sonucu, Almanya’ya yeni gelmiş olan 24 yaşındaki Hollanda asıllı işsiz duvarcı ustası ve komünist Marinus van der Lubbe’nin yangını çıkardığına dair ‘kanıtlara’ ulaştı. Van der Lubbe dışında olayla ilgisi olduğu şüphesini taşıyan ve hepsi komünist olan Ernst Torgler (Alman), Georgi Dimitrov, Vasil Tanev ve Blagoi Popov (Bulgar), Reichstag Yangını Davası (davanın yapıldığı yer nedeniyle Leipzig Davası da denir) Alman İmparatorluğu’nun ve daha sonra Weimar Cumhuriyeti’nin en yüksek mahkemesi olan Leipzig’deki Reichsgericht’te üç ay süreyle (21 Eylül-23 Aralık 1933) yargılandılar ve suçlu bulundular. Üç Bulgar komünistin Sovyetler Birliği’ne sınırdışı edilmelerine ve suçunu ‘itiraf etmiş olan’ van der Lubbe’nin ölüm cezasına çarptırılmasına karar verildi. Devrin Saksonya Eyaleti yasaları gereğince ceza giyotin kullanılarak 10 Ocak 1934’te, 25. yaş gününden üç gün önce infaz edildi. 2008’de, verilmiş olan cezanın dönemin ceza yasalarının Anayasa’ya aykırı olması nedeniyle van der Lubbe’nin affedilmesine karar verildi. 21 Eylül 1933’te Londra’da bir grup hukukçu tarafından bir karşı dava düzenlenmiş ve Nazi Partisi’nin üst yöneticilerinin bu yangından dolayı sorumlu olduğu sonucuna varmışlardı.Ancak sonuçları itibarıyla bu yangın, basitçe bir yangın olmanın ötesine geçti. İstikrarsız ve çalkantılı bir 13 yıl geçirmiş olan Almanya’da Adolf Hitler ve lideri olduğu Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi, nam-ı diğer Nazi Partisi seçimleri kazanarak iktidara gelmişti. 30 Ocak 1933’te Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, Katolik Merkez Partisi lideri Franz von Papen’in kendisine, Hitler’le koalisyon yapması halinde onu kontrolü altında tutacağının garantisini vermesi üzerine Hitler’i Şansölye yapmıştı. Mutlak iktidarı ele geçirmek isteyen Hitler’in istediği bir pozisyon değildi bu. Hatta tekrar seçimlere gidilmesi ve parlamentonun feshedilmesi için Hindenburg’u ikna etmiş, 5 Mart 1933’te seçimlerin yapılacağını ilân etmişti. Çünkü Hitler, öncelikle Reichstag’ta üçte ikilik bir çoğunluk elde ederek bir Yetki Yasası çıkartmak istiyordu. Bu sayede Şansölye Reichstag’a ihtiyaç duymadan dört yıl boyunca istediği yasayı çıkartabilmekte; bu süre gerekli görüldüğü takdirde uzatılabilmekteydi. En son seçimlerde Nazi Partisi %32 oy aldığı için bu yasayı çıkartacak çoğunluğa sahip değildi, üstelik yasanın çıkması için ülkenin çok ciddi bir sorunla karşı karşıya kalması gerekiyordu. Hitler’den önce bu yola başvurulduğu tek zaman, hiperenflasyonla mücadele edilmek üzere 1923-1924 arasında çıkartılıp uygulanmıştı.
Yangından sonra von Hindenburg, Reichstag Yangını Kararnamesi’ni yayınlayarak temel hak ve özgürlüklerin büyük çoğunluğunu askıya aldı. Yangını ‘komünist tehdide karşı’ önlemlerin alınması gerektiği yönünde propaganda yapan Nazi Partisi, 5 Mart’ta yapılan seçimlerde %44 oy aldı Alman Nasyonal Halk Partisi’nin %8’lik oy oranıyla %52’ye ulaşarak Reichstag’ta çoğunluğu elde ettiler; gerçi bu üçte ikilik çoğunluğa yetmemekteydi. Ancak, Almannya Komünist Partisi’nin Reichstag Yangını Kararnamesi’ne dayanarak baskı altında tutulması ve Sosyal Demokrat Parti’nin de Nazi SA birliklerince tehdit edilip bir kısmının göz altına alınması sayesinde Hitler 23 Mart 1933’te 1933 Yetki Yasası’nı Reichstag’tan kolayca geçirerek Almanya’nın diktatörü oldu... Kısa süre içinde tüm partiler feshedildi, yenilerinin kurulması yasaklandı. Bir sene sonra, 2 Ağustos 1934'te Hindenburg öldü. Alman ordusunun da desteği birtakım pazarlıklarla alındı ve Hitler Almanya’yı tam bir polis devletine çevirdi. 1939’da da II. Dünya Savaşı patladı zaten, malum.
“Demokrasiyi yıkmanın tek yolu, onun silahlarını kendisine karşı kullanmaktadır” sözüne çok iyi bir örnek teşkil ediyordu da, hazır yıldönümü geldiği için hatırlatayım dedim...

20 Şubat 2011 Pazar

Yedi Harika IV: Zeus Heykeli

Olympia... Olimpiyat Oyunları'nın yapıldığı, büyük Zeus'un en önemli tapınağının bulunduğu yer. Ve burası ününü sadece Olimpiyat ve birtakım mabetlere değil, Eski Yunan kültürünün belki de en önemli heykeline de ev sahipliği yapmasına borçlu: Heykeltraş Phidias'ın yapmış olduğu ve Zeus Heykeli'ne.

Günümüzde hiçbir izi kalmamış olan heykel, Zeus'un tahtında oturur bir biçimde göstermekteydi. 12 metre uzunluğundaki heykelin sol tarafında yerde bir kartal bulunuyordu; Zeus'un sol elinde bir asa, sağ elinde ise Zafer Tanrıçası Nike bulunmaktaydı. Tahtı sedr ağacından, heykelin kendisi ise altın, fildişi ve abanozdan yapılmıştı. Yunan tarihçi ve coğrafyacı Strabo, heykeli tarif ederken, "eğer tanrı ayağa kalksa, tapınağın çatısını yıkabilir" demişti. Phidias'a heykeli nerden esinlenerek yaptığı sorulduğunda, Homeros'un Ilyada'sındaki bir tarifin bu konuda kendisini etkilediğini söylemiş.

Roma İmparatoru Caligula'nın heykelin kafasının kendi kafasıyla değiştirilmesi için Roma'ya getirtmeye kalkışmış, ancak M.S. 41'de öldürülmesiyle bu gerçekleşmemiştir.

Zeus'un bu muhteşem heykelinin sonunun ne olduğuyla ilgili birtakım iddialar vardır. İmparator Theodosius'un emriyle tüm pagan tapınakların kapatılmasının ardından Olympia'daki Zeus tapınağı da kendi haline terkedilmişti. İşte ilk iddia da, bundan sonra M.S. 425'te meydana gelen bir yangın sırasında yok olduğudur.

İkinci bir iddiaya göre de heykelin, II. Theodosius zamanında İstanbul'daki İmparatorluk Sarayı'nda görev yapmış İmparator'un Teşrifatçısı Lausos'un kendi koleksiyonu için İstanbul'a getirtmesiyle ilgilidir. Roma'nın Hıristiyanlık dışındaki dinleri yasaklayıp pagan tapınakların kapatılmasıyla birlikte, heykelleri oluşturanlar da dahil tapınaklardaki değerli malzemeler sökülmüştü. Zeus'un Olympia'daki heykeli de bundan nasibini almıştı tabii. O nedenle de, kala kala sadece bir iskelet kalmıştı geriye. İşte ikinci iddia da, Lausos'un İstanbul'daki Hipodrom'la Binbirdirek Sarnıcı arasında bulunan evine - ki sarayı demek daha doğru aslında - getirtmiş olduğu bu 'iskelet'in, M.S. 475'te şehrin merkezini yok eden bir yangın sırasında, heykel koleksiyonunun geri kalanıyla beraber tamamen yok olduğudur.

Heykelin yapıldığı yerle ilgili olarak, M.S. 2. Yüzyıl'da yaşamış tarihçi-gezgin Pausanias, Phidias'ın Olympia'da bir atölyesinin olduğunu ve heykelin de burada yapıldığını kaydetmiştir. 1950'lerde Olympia'da yapılan kazılar sırasında, Phidias'ın atölyesi bulunmuştur. Atölyede birtakım aletler, toprak kalıplar yanında üzerinde 'Ben Phidias'a aitim' yazan bir kap da bulunmuştur.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Aziz Valentinus


Sevgililer Günü olarak bilinen gün, aslında Katolik Kilisesi'nin Valentinus adlı bir azizinin yortu günü (Hıristiyan inancına göre aziz olan kişinin anma gününe yortu denir) olarak belirlediği gündür. Çeşitli martirolojilerde, yani şehit/martir olmuşların listelerinin ve açıklamalarının olduğu birtakım metinlerde, bir değil üç Aziz Valentinus’tan bahsedilir aslında.

Bunlar içinde en ünlüsü 14 Şubat 269’da Via Flaminia adındaki Roma yollarından birine gömülen Prebister (bir tür papaz/piskopos; mürver/yaşlı anlamındaki Yunanca πρέσβυς/presbus’tan türemiştir) Valentinus’tur. Ancak bu bile kesin bir veri olmadığı, hatta birden fazla Valentinus adında hakkında belirsizlikler bulunan aziz olduğu için, 1969’da Azizler Takvimi elden geçirildiğinde listeden tamamen çıkartılmıştır. Yine de Prebister Valentinus, tüm dünyadaki Katolikler için saygıyla anılması gereken azizlerin bulunduğu bir listede ismi bulunmaya devam etmektedir. Söz konusu Valentinus ya da herhangi bir Valentinus’un adına, en eski Hıristiyan dini bayramları ve anma günleri listesini barındıran 354 Yılı Kronografyası olarak bilinen metinde rastlanmamıştır. Üç azizin birden yortu gününün kutlanmaya başlamasıysa Papa I. Gelasius’un 496’daki buyruğuyla olmuştur. Ancak o dönemde bile – Prebister Valentinus da dahil – hiçbiri hakkında fazla bir şey bilinmemekteydi. Arada daha fazla atlamayalım; diğer Valentinuslar bir Interamna (bügünkü Terni) Piskoposu ile Roma eyaleti Africa’da şehit edilen bir Valentinus’tur.

Ne var ki, 269’da gömülen Valentinus’un bu güne anlam ve önemini veren kişi olması çok muhtemeldir. Şöyle ki, Ortaçağ’ın en önemli hagiografilerinden – yani azizlerin hayatlarının yazıldığı metinlerden – biri olan Legenda Aurea, yani Altın Efsane’de belirtildiği kadarıyla, Roma İmparatoru II. Claudius evli erkeklerin iyi asker olamayacağını düşündüğü için askerlerin evlenmelerini yasaklamış. Valentinus da gizli gizli Hıristiyan askerleri evlendirmekteymiş. Valentinus’un böyle yaptığını öğrenen İmparator, onu hapse attırmış, fakat onu sevdiği için iyi davranmış, ancak kendisini de Hıristiyan yapmaya çalışınca önce taşlanmış ve sopalara dövülmüş, ardından da şehir surlarının dışında, Flamina Kapısı’nın önünde asılarak öldürülmüştür. Yine aynı efsaneye göre Valentinus, kendi celladının kör olan kızının gözlerini, öldürülmeden önce bir mucizeyle iyileştirmiştir.

Bu Aziz Valentinuslar’dan hangisi olursa olsun, Aziz Valentinus’un yortu gününün ilk kez aşkla, romantizmle özdeşleştirilmesi, 14. yy’da yaşamış İngiliz şair Geoffry Chaucer’in yazdığı Parlement of Foules, yani Kuşlar Meclisi adlı şiirine dayanır. Bundan önce bu tür bir uygulama yazılı kaynaklarda geçmemektedir.

Günümüzde bu Aziz Valentinus hem Roma Katolik Kilisesi, hem Doğu Ortodoks Kilisesi, ayrıca da Anglikan ve Luteran Kiliseleri tarafından kendisine hürmet edilmektedir.

İşte, Sevgililer Günü’nün kaynağı olan Aziz Valentinus’un hikayesi bu. Yüzlerce yıllık bir geleneğin ürünü olan hepinizin bu güzel günü kutlu olsun!...

6 Şubat 2011 Pazar

Tarih Siteleri III: AncientAthens3D

Ancient Athens 3D, adından da anlaşılabileceği gibi Yunanistan'ın başkenti Atina'daki birtakım anıtların üç boyutlu rekonstrüksyonlarının bulunduğu bir çalışma. Dimitris Tsalkanis tarafından hazırlanan site, İngilizce ve Yunanca yayınlanmakta. Özellikle Atina Akropolü'nün ve çevresindeki yapıların üzerinde yoğunlaşan sitede, daha önce bahsetmiş olduğum Byzantium1200 ve Persepolis3D'nin aksine, tek bir dönemden ziyade, yapıların pek çok farklı dönemdeki hallerini göstermesi bakımından farklı ve özel olduğunu düşünüyorum. Örneğin, Akropol'ün Tunç Çağı'nın çökmesinden önceki Miken Uygarlığı'nın bir parçası olan hali ile, Perslerin şehri M.Ö. 480'den önce yağmalamasından önceki ve Pericles'in projelerinden sonraki durumu, hatta bir Venedik şehri olarak Atina ve Akropolü'nü görmek mümkün.

Atina dışında, sitede ayrıca Atina'ya yaklaşık 70 km uzaklıkta bulunan ve Poseidon'a adanmış büyük bir tapınağın kalıntılarının bulunduğu Sounion'daki birtakım yapıların da rekonstrüksyonu yapılıp konmuş. Yapıların çizimlerinin yanında, Atina ve Sounion'un ve yapıların tarihi hakkında bilgi almak da mümkün.

Üç senelik olan Ancient Athens 3D, konusu itibarıyla son derece ilginç bir site. Genelde internette yapacağınız araştırmaların çoğunda Atina Akropolü'nün Hellenistik devirdeki hâliyle karşılaşırsınız. Ama burada, anıtların gelişim ve değişimini de görülebilmesi, burayı özel kılıyor. Miken devri Atinası'ndan (M.Ö. 1600), şehrin 1458'de Türklerin eline geçene kadarki sürecini konu alan sitenin umarım bir gün Osmanlı yönetimindeki hâlinin de çizilip konduğunu görürüz. Parthenon'un kilise hali kadar cami halinin de ilginç olduğunu düşünüyorum doğruyu söylemek gerekirse.

18 Ocak 2011 Salı

18 Ocak’taki Tarihsel Sembolizm

İnsanoğlu öyle bir varlıktır ki, sembolizme bayılır. Bir şeyi söylemek için onu doğrudan ifade etmek yerine, başka bir biçimde, birtakım imgelerle, hareketlerle, eşyalarla pekiştirmek, verilmek istenen mesajı daha etkili kılacağı için bu yola çok sık başvurur. Papa’nın tacının üstüste geçmiş üç taçtan oluşması, tüm imparator/prens/krallardan daha üstün olduğunu göstermek içindir. Kanuni Sultan Süleyman ise, papadan daha üstün bir otoriteye sahip olduğunu göstermek için, aynı tacın dörtlüsünden yaptırdığı söylenir. İtalya’nın Bologna kentinde onlarca anlamsız kule inşa edilmiştir. Bu kulelerin tek bir amacı vardı, o da, onu inşa ettiren ailelerin tüm dünyaya kendi güçlerini göstermesiydi. Tevrat’ta Babil Kulesi olarak bilinen basamaklı piramit şeklindeki Marduk tapınağı Etemenanki, gökteki tanrıya ulaşmak için bir yolken, onun inşaatının durmasını konu alan bir mitolojinin Babil üstünde oluşması, bugünkü İsrail/Filistin topraklarında kurulmuş olan Yahudi krallıklarının Babil tarafından yok edilmesiyle başlayan Babil sürgününün adeta bir edebi intikamı gibidir.

Eee, ne olmuş yani? Niye ettim ben bu kadar lafı?

İşte bu tür bir imgeler ve simgeler silsilesinin bir örneği olan ve gerek Almanya, gerek Fransa ve hatta dünya tarihi açısından son derece önemli bir gündür 18 Ocak. 18 Ocak, Almanya’nın Almanya olduğu gündür. Fransızları 1870 Savaşı’nda yenen (daha doğrusu yenmek üzere olan; ateşkes 28 Ocak’ta imzalanacak) Prusya Kralı Wilhelm, 18 Ocak 1871’de Versailles Sarayı’nın Aynalı Salon’unda Alman İmparatoru ilân edilmiştir. Fransa için çok kötü bir gündür, çünkü ağır şartlar altında bir ateşkes ve ardından da barış imzalanmış, hem de Alman İmparatorluğu’nun Versailles Sarayı’nda ilân edilmesiyle telafi edilemeyecek bir aşağılanmaya maruz kalmıştır. Üstelik zengin maden yataklarına sahip Alsace-Lorraine’i de (Almancası Elsaß-Lothringen) kaybetmiştir. Ancak az önce dediğim gibi, bu bir sembolizm silsilesiydi... yani bu iş burada bitmiyor.

Almanya’nın kaybettiği ve Fransa’nın kazandığı Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle birlikte başlayan barış konferansı bilin bakalım nerede başladı? Versailles’da! Fakat, bir dakika. Avrupa standartlarında bir sembolizm için yeterli değil bu. Öyle bir şey daha olsun ki, bu durumu taçlandırsın, iyice yüzüne çarpsın savaşı kaybeden Almanya’nın... evet, Fransa bir adım daha ileri giderek, Almanya’nın kendi İmparatorluğu’nu ilân ettiği 18 Ocak’ta Paris Barış Konferansı’nı başlatarak, İmparatorluğu kuruluş yıldönümünde bitiriyor... Her iki durumu gösteren tabloları yazı içerisinde görmeniz mümkün...

Yeterli değil mi? Bir örnek daha vereyim o zaman, gerçi 18 Ocak’a ait değil, ama 18 Ocak’ta olanlarla bağlantılı bir örnek...
I. Dünya Savaşı’nın ateşkeslerinden biri olan Compiègne Ateşkesi de denilebilecek karşılıklı silah bırakma antlaşması 11 Aralık 1918’de, savaşta başarı göstermiş ve İtilaf Devletleri’nin fiilen başkomunatı durumundaki Ferdinand Foch’un özel treninin vagonunda imzalandı. Bu vagon 1921’de normal bir vagon olarak kullanıldıysa da, 1921-1927 arası Paris Les Invalides’de sergilenmiş; Kasım 1927’de de ateşkesin imzalandığı yere götürülüp Kaiser’in Almanyası’nın Yenilgisi Anıtı adıyla özel olarak inşa edilmiş bir binaya yerleştirilmiştir... ta ki 22 Haziran 1940’a kadar. II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın işgaliye birlikte Hitler, bu son derece sembolik noktada Fransa’ya ateşkes imzalatmıştır. Bu ateşkesin imzalanmasının ardından bina yıkılmış, vagon da Berlin’e götürlümüştür. Savaşın sonuna doğru SS birliklerince kaçırılıp saklanmışsa da, Amerikalılar tarafından havaya uçurulmuştur. 1950’de içindekilerle birlikte bir birebir kopyası yapılıp Compiègne’deki yerine konumuştur.

İşte böyle... Tarih, bu türdeki sembolik yüzlerea şeyle doludur aslında, ancak 18 Ocak işte pek çok kişi için aslında böyle bir günmüş, ya!

10 Ocak 2011 Pazartesi

Nika Ayaklanması

Bizans İmparatorluğu'nun en parlak dönemlerinden (belki de en parlağı) olarak tarif edilen İmparator I. Iustinianus, nam-ı diğer Jüstinyen'in devri, aslında hiç de parlak bir biçimde başlamamıştı. Hatta onun zamanında kalan en önemli eserler - Ayasofya da dahil - başkent Konstantinopolis'in o zamana kadar başından geçen en büyük felaketin külleri üzerine yükselmişti. Bu felaketin adı, bundan 1479 yıl önce patlayan Nika Ayaklanması'ydı (nika=zafer).
Jüstinyen'in imparator olduğu Erken Bizans devrinde, günümüzdeki futbol takımlarının insanlar üzerindeki nüfuzunun bir benzeri, at yarışlarında yarışan takımlar için geçerliydi. O sırada dört takım vardı: Maviler, Yeşiller, Beyazlar ve Kırmızılar. Beyazlar ve Kırmızılar'ın aksine, Maviler ve Yeşiller'in aynı zamanda siyasi güçleri de bulunuyordu. Bu sokak çeteleriyle siyasi parti arası gruplar, özellikle 5. ve 6. yy'da İmparatorluğu yoğun olarak etkisi altına alan teolojik sorunlardan, tahta kimin geçeceğine kadar pek çok konuda zaman zaman etkinlik gösterebiliyorlardı. Hatta bu gruplar o kadar güçlülerdi ki, şehirde güvenliği sağlamakla görevli muhafız ve benzeri teşkilatlanma mutlaka işbirliği yapmak mecburiyetindelerdi. Takımlar, asil ailelerin destekleriyle ayakta duruyorlardı ve bunların bir kısmı, Makedonya kökenli ve bir Maviler taraftarı olan Jüstinyen'den daha fazla tahtı hak ettiklerini düşünüyorlardı.
Zaman zaman ufak tefek olaylar çıkıyordu elbet, bugünkü futbol holiganlığından çok da farklı değildi durum. Ancak her şey 531'de, Maviler ve Yeşiller'e üye birkaç kişinin, önceden çıkmış bazı olaylarda bazı kişilerin öldürülmesinden dolayı suçlu bulunup ölüm cezasına çarptırılmasıyla başladı. Katillerin bir kısmı asıldı, ancak bir Yeşiller ve bir Maviler taraftarı 10 Ocak 532'de bir kiliseye sığındılar ve pek çok taraftar kilisenin çevresini, içerdekileri korumak için adeta etten duvar ördü. Ancak sorun gittikçe büyüyordu ve Jüstinyen çok kritik bir noktada bulunuyordu, çünkü bir yandan İmparatorluk genelinde yüksek vergilerden şikayetçi bir halk varken, diğer yandan İran’daki Sassani İmparatorluğu’yla uzun süren savaşların ardından barış için pazarlıklar yapılmaktaydı. İmparatorluğun kalbindeki büyük bir ayaklanma pek çok çabayı mahvedebilirdi. Krizi yatıştırabilmek için Jüstinyen 13 Ocak 532’de bir at yarışı düzenleneceğini ilân etmiş, koruma altındaki iki kişinin de suçlarının ömür boyu hapse çevrileceğinin garantisini vermişti. Kızgın kalabalık tamamen affını istemeye devam etti.
13 Ocak sabahı başlayan yarışlar sırasında başlangıçta İmparator’a sözlü saldırılar oldu, ancak akşama doğru işler çığrından çıktı. Kathisma adlı yapıyla Hipodrom’daki İmparator locası Saray’a bağlanıyordu. Jüstinyen Kathisma’yı kullanarak Saray’a kaçtı ve beş gün boyunca adeta kuşatma altında kaldı.
Şehri terk etmeye hazırlanırken, karısı İmparatoriçe Theodora kendisini şehri terk etmemek konusunda ikna etti: “Tacı bir kere takmış olanlar, asla onu kaybettikten sonra hayatta kalmamalıdırlar. Ben İmparatoriçe olarak selamlanmadığım bir günü asla görmeyeceğim. Hem mordan (mor imparatorluk rengidir) çok iyi kefen olur.”
İçerde tüm bunlar olurken, şehir karmakarışıktı. Yüzlerce insan ölmüş, şehirde yangınlar çıkmıştı. Büyük ihtimalle ayaklanmış grupların kontrolünü de elinde bulunduran bazı senatörler bu fırsatı kullanarak Jüstinyen’i devirip, yerine amcasından önce imparator olmuş olan Anastasius’un yeğeni Hypatius’u imparator ilân ettiler. Ayrıca Roma Hukuku’nun temelini oluşturan hukuk derlemesi Corpus Iuris Civilis’i hazırlayan ekibin başındaki quaestor Tribonian’la Jüstinyen’in sağ kolu ve yüksek vergilerden sorumlu tutulan Kapadokyalı John (Ioannis Orientalis)’un azad edilmesini talep etmeye başladılar. Jüstinyen için bunlar kabul edilemezdi.
Kendini toplayan Jüstinyen, aynı zamanda popüler bir kişilik olan kâhyası Narses’le generalleri Belisarius ve Mundus’u içine alan bir plan yaptı. Bunun sonucunda Narses elinde bir kese altınla Hipodrom’u işgal etmiş olan Maviler ve Yeşiller’den Maviler’in yanına giderek liderlerine parayı verir ve İmparator’un bir Maviler taraftarı olduğunu, Yeşiller’in tarafı olan Hypatius’unsa İmparator ilân edildiğini söyler. Kısa bir süre sonra Maviler Hypatius taç giyerken Hipodrom’u boşaltırlar. Yeşiller neye uğradıklarını anlayamadan Belisarius ve Mundus askerleriyle Hipodrom’a dalarak içerdeki yaklaşık 30,000 kişiyi katlederler. Aslen imparator olmak niyetinde en başından beri olmayan Hypatius, Jüstinyen’in istememesine karşın Theodora’nın baskısıyla idam edilir. Olayları destekleyen senatörlerse sürgüne gönderilirler. Ayaklanma kanlı bir şekilde bastırıldığında, onbinlerce kişi ölmüş, şehrin neredeyse yarısı yanmıştı, yerle bir edilmişti. O sırada yaklaşık 100 yıllık bir yapı olan Ayasofya da yok olan binalar arasındaydı.
Nika Ayaklanması bastırıldıktan sonra şehrin yeniden inşasına girişen Jüstinyen, Roma hukuku külliyatını da bir hayli kısa sürede tamamlamış ve her ne kadar başka büyük talihsizlikler ileride yaşanacak olsa da, İmparatorluğunun parlak devirlerinden birini yaşatabilmeyi başarmıştır. Diğer yandan, ‘Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır’ sözünün canlı bir örneği de olmuştur Theodora ve Jüstinyen. Zira Theodora İmparatoru ikna etmiş olmasaydı ve şehri terk etseydi, çok farklı bir tarihle karşı karşıya olacaktık kuşkusuz.

28 Aralık 2010 Salı

Westminster Abbey

Londra'nın en eski yapılarından ve en büyük ve güzel kiliselerinden Westminster Abbey'in bugünkü yapısı, 945 yıl önce bugün, 28 Aralık 1065'te kutsanarak 'açıldı'.
Doğrudan Britanya monarkına bağlı olarak çalışmalarını yürüten kilise, aslında bir katedral değildir; sadece 1546-1556 arasında çok kısa bir süre katderal olmuş - yani bir piskoposun kilisesi haline gelmiştir. Günümüzde ise, Kraliçe Victoria zamanında İstanbul'daki Ayasofya Müzesi'nden esinlenerek inşa edilen Westminster Katedrali'yle de karıştırmamak gerekir; orası Anglikan Kilisesi'ne değil, Roma Katolik Kilisesi'ne bağlı olarak çalışır.

Günümüzde Britanya Meclisi'ne ev sahipliği yapan ve bir zamanlar İngiltere krallarının sarayı olan Westminster Sarayı'nın yanında bulunan Westminster Abbey, İngiltere tarihi açısından da önemli bir yerdir. 1066'dan bu yana tüm İngiliz kral ve kraliçeleri burada taç giymiştir. Hatta o kadar ki, 13. yy'ın başındaki karışık dönemde sonradan VIII. Louis adıyla Fransa Kralı olacak olan prens Louis Londra'yı kontrolü altında bulundurduğu için II. Henry'nin taç giyme töreni Glouchester Katedrali'nde yapılınca, Papa bunun uygun olmadığını beyan etmiş ve şehir tekrar İngiliz kontrolüne geçince bir taç giyme töreni daha, bu sefer Westminster'da gerçekleştirilmiştir.

I. Mary hariç 1308'den bu yana taç giyme törenleri sırasında kullanılan ve İskoç Krallarının taç giyme törenlerinde kullandıkları Scone Taşı'nı (Taş 1950'de çalınmış, 1951'de geri dönmüş, 30 Kasım 1996'da da taç giyme törenlerinde Westminster'da kullanılmak şartıyla İskoçya'ya getirilmiştir. Edinburgh Şatosu'nda saklanmaktadır.) barındırmak için yapılan St. Edward Tahtı da Westminster Abbey'de bulunmaktadır. Yapıldıktan sonra Westminster'dan sadece iki kere çıkarılmıştır. İlkinde Oliver Cromwell, İngiliz İç Savaşı sonrasında kendisini Lord Protector ilân etmiştir. İkincisinde de, II. Dünya Savaşı'nda daha güvenli olduğu gerekçesiyle Glouchester Katderali'ne götürülmüştür. I. Edward tarafından 1293'te yaptırılmış, adını sondan bir önceki Wessex Kralı ve aziz mertebesine yükseltilmiş tek Britanya monarkı Edward the Confessor'den almıştır.

Kilise aynı zamanda pek çok önemli kraliyet ailesi üyesinin de mezarıdır. İngiltere krallarının mezarlarının bulunduğu üç önemli yerden biridir (diğerleri Windsor Şatosu'ndaki St. George's Şapeli ve Victoria'nın da mezarının bulunduğu Frogmore'dur.).

Westminster Abbey, pek çok düğüne de ev sahipliği yapmıştır. Şu anki Kraliçe Elizabeth, Prens Philip, babası ve annesi Kral VI. George ve Kraliçe Elizabeth Bowes-Lyon, Elizabeth'in kızkardeşi Prenses Margaret ve Antony Armstrong-Jones, Elizabeth'in kızı Prenses Anne'la Mark Phillips, ikinci oğlu Prens Andrew'la Sarah Ferguson, bunların 20. yy'daki bir kısmıdır. 21. yy'daki ilk düğün - planlarında bir değişiklik olmadığı takdirde - 29 Nisan 2011'de Galler Prensi Charles'ın büyük oğlu Prens William'la Catherine Middleton'ki olacak.

Westminster Abbey, Romanesk mimarinin tabiri caizse İngiltere'deki yansıması denebilecek Norman mimarisinin yanı sıra, Gotik mimarinin de özelliklerini taşıması açısından, mimari açıdan da özel ve önemli bir yere sahiptir.

İngiltere'nin bu en önemli yapılarından Westminster Abbey, 1000 yıla aşkın bir tarihe tanıklık etmiş olmanın gururuyla dimdik ayakta durmaya devam ediyor. Öyle gözüküyor ki, daha çok uzun yıllar (hatta yüzyıllar) durmaya da devam edecek.

7 Kasım 2010 Pazar

Sagrada Família

Barcelona bugün tarihi bir gün yaşıyor: 1882'de inşasına başlanan ve Barcelonalı ünlü mimar Antoni Gaudí'nin 30 yaşındayken tasarladığı muhteşem katedral Sagrada Família (Basílica i Temple Expiatori de la Sagrada Família) bugün hizmete girdi. Papa XVI. Benedictus, İspanya gezisinin ikinci gününde Barcelona'yı ziyaret etti. Ziyaretinin amacı katedralin kutsanma töreniyle ibadete resmen açılmasıydı. Papa tarafından yönetilen kutsama törenine İspanya Kralı I. Juan Carlos ve eşi Kraliçe Sofia yanında, içerde ve dışarda 60,000'e yakın insan katıldı.

Sagrada Familia, Gaudí'nin en büyük eseri. Yapımına başladıktan sonra 1926'da trajik bir kaza sonucu ölünceye dek projesinin gerçekleşebilmesi için çalışmış, ancak ölümüyle ve kısa bir süre sonra patlayan ve İspanya'yı kasıp kavuran 1936-1939 İspanyol İç Savaşı, yapının tamamlanmasını geciktirmiştir. Savaş sırasında Gaudí'nin atölyesi ve maketleri de yok olduğu için, çeşitli teknikler kullanılarak gerçekleştirilen rekonstrüksyonlarla kaldığı yerden inşaata devam edilmektedir. Franco devrinde de inşaat devam etmiştir. Birkaç bitiş tarihi öngörülmekle birlikte, Gaudí'nin ölümünün 100. yılı olması nedeniyle 2026'da bitirilmesi hedefleniyor. Mimari üslubun 'Modernist' olarak adlandırılsa da, Gotik, Barok ve Art Nouveau tarzlarının da kilisenin tasarımında etkilenilen üsluplar arasında saymak mümkün.

Bir katedral olarak, yani bir piskoposun yönettiği bir kilise olmak amacıyla tasarlanmamış olmasına rağmen, Sagrada Família herhangi bir katedral kadar büyük ve muhteşem bir yapı olmuştur. Tamamlanmamış olmasına rağmen bir inşaat olarak bile çok güzeldir ve turistlerin ilgisini çekmektedir. Bittiğinde aşağıdaki gibi olacak.

1 Ekim 2010 Cuma

İngiltere'de Bir Papa

Papa XVI. Benedictus, nam-ı diğer Kardinal Joseph Ratzinger, geçenlerde İngiltere'ye çok tarihi bir ziyaret gerçekleştirdi.

Kendisi, İngiltere'ye resmi ziyarette bulunan ilk papa olarak tarihe geçti. Edinburgh'ta Edinburgh Dükü Prens Philip tarafından havaalanında karşılandıktan sonra, Kraliçe II. Elizabeth tarafından kabul edildi. İskoçya'da Katoliklere hitap ettikten sonra Londra'ya geçti. Orda da başta Anglikan Kilisesi'nin dini lideri Canterbury Başpiskoposu Rowan Williams olmak üzere, Katolik ve Anglikan Kiliseleri'nin İngiltere'deki liderleriyle bir araya geldi. Çocuklara Katolik din adamlarınca ‘taciz’ edilmesi olaylarının İngiltere’de gündemde olduğu bir sırada ziyaretin gerçekleştiğini de ayrıca hatırlatayım. O yüzden pek çok insan tarafından protesto edildi zaten.

Bu ziyaret, son derece önemli bir ziyarettir. En az Papa'nın bundan birkaç yıl önce İstanbul'a yaptığı ziyaret kadar önemlidir. Çünkü Anglikan Kilisesi, Papa'nın otoritesine karşı çıkıp Roma'yla ilişkilerini koparan ilk büyük devlet kilisesidir.

Protestant Reform hareketlerinin başlamasından (1517) 15 yıldan kısa bir süre sonra (1529) İngiltere Kilisesi Roma'yla yollarını ayırmaya başlamış ve 1536'da bölünme sürecini tamamlamıştı. Zaman zaman geri dönüşler olsa da, I. Elizabeth (1558-1603) devrinde Protestantlık iyice yerleşmiş, Kral II. James'in 17. yy'da tekrar Roma'ya yüzünü dönmeye çalışması, kendisiyle birlikte hanedanının da devrilmesiyle sonuçlanmıştı. Elizabeth’in, babası VIII. Henry’nin başlattığı kiliselerin bölünme sürecine devam etmesine misilleme olarak Papa tarafından aforoz edilmesiyle başlayan süreç, İngiltere'yle İspanya'nın savaşa sürüklenmesine neden olmuştu. Savaş, Büyük İspanyol Armadası’nın (donanmasının) çıkan bir fırtına sonucu, yani bir hayli büyük bir şansla yok olmasıyla sonuçlandı. Bu durum, bir sonraki yüzyıl İngiltere’nin gerçek anlamda bir deniz gücü olarak ortaya çıkması ve İspanya’nın denizlerdeki hegemonyasının son bulmasına neden olacaktı.

İngiliz Katoliklerinin durumunda iyileşme ve Roma'yla ilişkilerin düzelme, ancak 19. yy'ın ikinci yarısından itibaren Kraliçe Victoria döneminde başlayabilmişti. Bunun en büyük göstergelerinden biri de, Londra'da Neobizans üslubunda inşa edilmiş olan ve Papa XVI. Benedictus'un Londra'da içinde tören ve ayin yaptığı Westminster Katedrali'dir (Westminster Abbey’le Westminster Katedrali aynı şey değildir).

Böyle sorunlu ve çetrefilli geçmişleri unutmak kolay değildir, olmamıştır, ve olmayacaktır da. O yüzden tarihi, insanların olaylara, kişilere ve kurumlara nasıl baktığını bilmek, birtakım şeyleri yorumlamak için çok önemlidir. Dediğim gibi, Benedict'in İngiltere'ye yaptığı ziyaret son derece kritik ve önemlidir. Ama bu ziyaret, İngiltere'de Kiliselerin birleşeceği kuşkusunu doğurmaz. Gelgelelim pek çok kişi Türkiye'de, Papa'nın ziyaretinin İstanbul ve Roma'nın birleşmesi için bir girişim olduğunu zırvalayacak kadar ileri gitmiştir. Bu da saçma sapan korku ve endişeleri beraberinde getirmişti.

Bilmekte fayda var:

1054'te Patrik Mikhail Kerularios'la Papa IX. Leo, karşılıklı olarak birbirlerini aforoz ettiler. Büyük Bölünme diye geçer tarihte bu, neden? Çünkü Hıristiyanlık fiilen tam ortadan ikiye ayrıldı da ondan. Batı Kilisesi Papa'nın güdümünde, Doğu Kilisesi ise Bizans İmparatorunun emrindeki İstanbul Patriği nüfuz alanında kaldı. Daha başka bölünmeler olmuştu, - mesela Oryantal Ortodoks Kilisesi yüzyıllar önce kurulmuştu, İskenderiye'de bile bölünme vardı - ama siyasi anlamda pek çok şeyin kaderini belirleyecek nitelikte bu çapta ve bu uzunlukta bir bölünme daha önce hiç olmamıştı... 1204'te Haçlı ordularının İstanbul'u yağmalayıp yerlebir etmesine de neden olan bu bölünmeye neden olan karşılıklı aforozların kaldırılması 1960lar'da Patrik Athenagoras'la Papa VI. Paulus arasında gerçekleşti. Mabedi kilise, dininin adı Hıristiyanlık olmasına rağmen birbirinden çok farklı olan bu iki mezhepin dilleri bile farklıyken, bu kadar tarihi çatışmanın olduğu bir yerde birleşebileceklerini düşünmek o nedenle saçmadır. İstanbul Fatih Sultan Mehmet tarafından 1453’te kuşatılırken, Fetih’ten sonra Patrik olarak tahta çıkacak olan Gennadios Schloaris tarafından “Türk sarığını Latin serpuşuna yeğleriz” denmesinin asıl nedeni de budur. Bizans’ın son 300 yılının Papa önderliğinde Kiliselerin birleştirilmesi tartışmalarıyla geçmesine rağmen gerçekleşmemesi bile, aslında bunun gerçekleşmeyeceğinin de göstergesidir.

O nedenle; her ne kadar Kiliseler arası diplomatik ilişkiler gelişse ve güçlense de, hiçbir zaman birbirleriyle birleşme şansları yoktur ve olmayacaktır; ne Anglikanlar, ne Ortodokslar, ne Katolikler, ne de başkaları...

19 Eylül 2010 Pazar

Tarih Siteleri I: Byzantium1200

Tarihle teknoloji bir arada çalışırsa ne olur? Doğrusunu söylemek gerekirse, muhteşem sonuçlar ortaya çıkıyor zaman zaman. Bunlardan biri, en az on yıldır yürütüldüğünü bildiğim son derece büyük ve önemli bir proje olan Byzantium1200...

Byzantium1200, İstanbul'un Bizans İmparatorluğu'nun başkenti olduğu sıradaki halinin çok ayrıntılı bir üç boyutlu rekonstrüksyonu projesidir. Hazırlayana ekibin internet sayfası yıllar içinde saldırıya uğrayıp kapanmış olmasına rağmen, en son 2003'te şu anki adresinde faaliyet göstermektedir. An itibarıyla sitede 66 anıtın üç boyutlu çizimleri dışında, eksik parçaları olmakla birlikte şehrin de bir üç boyutlu modeli bulunmakta, bunun dışında özellikle Sultanahmet Meydanı'nda bir zamanlar bulunan Hipodrom'la ilgili çalışmalar özel bir sayfada sunulmaktadır. Çeşitli sergilerle bu çalışmalar tanıtılmış, hatta çalışmalarla ilgili bir kitap hazırlanmış ve piyasaya sürülmüş bulunmaktadır. İngilizce olan siteye yukarıdaki linkten girilerek kitabı sipariş etmek mümkündür.

Anıtlar arasında Hipodrom dışında, İmparator I. Jüstinyen'den önceki hali ve 565'te çöken kubbeli hali de olmak üzere, Ayasofya'nın kilise olduğu dönemdeki biçimi, Aya İrini, İmparatorların sarayı Büyük Saray, bugün Fatih Camii'nin bulunduğu yerde bir zamanlar yükselen ve İmparator Konstantin ve Jüstinyen'inkiler de dahil pek çok imparator ve imparatoriçenin mezarının bulunduğu Havariyun Kilisesi, Çemberlitaş'ın ortasında durduğu Konstantin Forumu (bkz. resim), Beyazıt Meydanı'nın o dönemdeki hâli olan Theodosius Forumu, şehir surları gibi pek çok önemli yapı bulunmaktadır.

Çok kapsamlı olmanın yanında, İstanbul'un Bizans devrindeki yapılarıyla bu büyüklük ve nitelikteki ilk ve kesinlikle en başarılı çalışma olduğu açık. Kendilerini tebrik ediyor ve başarılarının devamını diliyoruz.

19 Ağustos 2010 Perşembe

İlkçağın Yedi Harikası

Sidonlu Antipater'in bundan yaklaşık 2250 yıl önce hazırladığı bir listedir Antik Çağın Yedi Harikası. Ve bu liste, Büyük İskender'in kısa ömründe dünyanın öbür ucuna gitmek suretiyle kurduğu imparatorluğu içindeki 'mutlaka görülmesi gereken' yerleri ifade eden bir turistik listeden başka bir şey değildir aslında. Evet, ilkçağda da insanlar - günümüzdeki kadar olmasa da - turistik geziler yapmakta, dünyayı bir şekilde dolaşmaktalardı. Turizm o dönemde de bir gelir kaynağıydı. Gerçi o kadar güvenli değildi belki bu kadar yeri gezmek; zaten o yüzden pek azdı hepsini birden görme şansını yakalayanlar... ancak yine de, Antipater yaptığı bu listeyle hem dönemini, hem de kendinden sonra gelenleri etkilemeyi, cezbetmeyi, onlara ilham kaynağı olmayı başardı şüphesiz. Değil mi ama, insanlar bu listeden etkilenip 'Yeni Yedi Harika'yı seçmek için kampanyalar düzenlediler, yarışmalar yaptılar... Ayasofya girsin diye az mı uğraştık o modern listeye... Antipater'in 7'lik listesi sebebiyle oldu bütün bunlar.

Peki neydi bu yedi yapı? Neden bu yedi yapıydı ve neden yedi taneler?

Cevaplamaya sondan başlayalım: 7 taneler, çünkü Eski Yunanlılar - ki Helen demek daha doğru, Antipater'in memleketi Sidon, bugün Lübnan'da bulunan Sayda kentinden başkası değildir ve eski bir Finike kolonisidir, yani Yunan değildir ama kültürel olarak Yunan'dan etkilenmiştir - bu sayıyı kutsal saymaktaydılar. Gerçi tek bu sayıyı kutsallık katanlar Yunanlılar değildir; Roma'nın ve sonradan İstanbul'un yedi tepeliliği, Museviler'in kutsal şamdanları Menorah'ın iki türünden birinin yedi kollu oluşu (diğeri dokuz kolludur), haftanın gün sayısının yedi olması, en azından bir dönem Kâbe'nin ortasında bulunduğu Mescid-i Haram'ın yedi minareli olması, Roma Krallığı'nın yedi kralının olması, Yedi Büyük Günah, hatta belki de kart oyunundaki pis yedili lafı bile yediye insanoğlunun yakıştırmasıdır. Kıssadan hisse, yedinin sebebi budur.

Peki bunlar nelerdi? İşte liste:
  1. Büyük Piramit, Gize, Mısır (M.Ö. 2560)
  2. Asma Bahçeler, Babil, Irak (M.Ö. 600)
  3. Artemis Tapınağı, Efes, Türkiye (M.Ö. 550)
  4. Zeus Heykeli, Olympia, Yunanistan (M.Ö. 432)
  5. Mausollos'un Mezarı, Halikarnas, Türkiye (M.Ö. 351)
  6. Rodos Heykeli, Rodos, Yunanistan (M.Ö. 292-280)
  7. İskenderiye Feneri, İskenderiye, Mısır (M.Ö. 280)
Aşağıdaki haritada söz konusu yapılar işaretli noktalarda bulunmaktalardı.
Gelelim bu yedi yapı olmasının sebebine: Şüphesiz, ilkçağ bir sürü değerli, güzel, gösterişli, ihtişamlı, insanları gördüklerinde büyüleyen, hatta şaşırtan yapılara, eserlere sahipti. Ancak anlaşılan Antipater, İskender'in imparatorluğu sınırları içinde - yani Helen dünyasında kalmak şartıyla, kendi dönemindeki en ihtişamlı ve değerli yedi yapıyı seçmiş olsa gerek. Bunların beş tanesi İskender öldükten sonra yapılmış/tamamlanmış eserlerdi. Geri kalanıysa Helen kültüründen bir şekilde etkilenmiş yapılardı.

Evet, işte böyle. Her birini tek tek yazacağız elbet. Hepsinin anlatacağı çok şey var. Ama şimdilik bu kadar.