Şimdi, bir protesto yapıldı, ülkenin gündemi değişti, olay oldu. Yer TT Arena açılış maçı ve sadece ıslıklayarak protestoyu gerçekleştirenler tribündeki taraftarlar. Bu taraftarların oldukça büyük bir kısmı GS’ye gönül verip, Türkiye için büyük sayılabilecek miktarda parayı ödeyerek kombine almış insanlar ve GS yönetiminin davetiye göndererek stada gelmesini sağladığı GS kongre üyeleri ve onların konuklarıdır. Yani protestoyu yapanlar sadece spor alanında değil, birçok alanda Türkiye’nin en büyük camialarından biri olan Galatasaray’a gönül vermiş insanlardır. Adnan Polat’ın basın açıklamasında bahsettiği GS camiasının içinde olmayanlar değil, bizzat camianın en yürekten temsilcileridir. Peki, protesto kime yapıldı? Bir siyasi kişilik haline gelmiş kişiliksiz TOKİ başkanına, onun sahibine, ülkemizdeki siyasi diktaya ve basiretsiz başkanımsı Adnan Polat’a yapıldı.
Protesto sonrası başbakan ve kurmayları stadı terk etmiştir. Adnan Polat da stadyumu terk etmiştir. Protesto edilenlerin orada bulunmak istememesi normal karşılanabilir ama diğer kulüp başkanları stadyumu neden terk etmiştir? Her zaman protesto edilip stadyumu hiç terk etmeyen Adnan Polat neden stadyumu terk etmiştir? Islık sesleri duyulunca eyvah diye bağıran, Kanal D’nin GS’li spiker bozuntusu neden sesi kıstırmak istemiştir?
Bunların hepsinin nedeni tektir. Bu şahısların hepsi sermaye sahipleridir veya sermaye sahiplerinin önemli maşalarıdır. Güç sahibidir bu insanlar ama güçleri sadece masum halkı ezmeye yarayan insanlardır. Yoksa güçleri, değil iktidarın haksızlıkları karşısında durmaya, iktidarın şakşakçılığını yapmamaya bile yetecek kadar bile değildir. Çünkü şu anda, benim ömrüm süresince, ki çok uzun sayılmaz, gördüğüm açık ara en faşist yönetime sahip Türkiye’de yaşamaktayız. Tam da burada, ben bu blogtan başbakanın ve skandallarla dolu iktidarının yaptığı veya yapamadığı olaylarla ilgili yorumsuz uzun uzun, yorumlu buradan Bağdat’a yol olacak kadar yazı yazabilirim ama konumuz şimdilik bu değildir. Ama şunu da belirteyim, marifet duble yol yapmakta değildir, önemli olan sosyal güvencen sayesinde hak kazandığın yıllık izninde, asgari ücretinden ayırdıkların sayesinde ailenle beraber duble yolu kullanarak kafanı dinlemek için yapabileceğin en azından bir tatile gidebilmektir. Bizdeki gibi asgari ücret yüzünden bir torba kömüre muhtaç olmak değildir. Yoksa, Hitler'in Almanya'sında da binlerce kilometre otoban yapılmıştı.
Galatasaray, Türkiye’nin en büyük camialarından biridir. İş adamlarıyla, siyaset adamlarıyla, tiyatrocularıyla, yazarlarıyla, mühendisleriyle, hukukçularıyla, medya çalışanlarıyla ve diğer tüm alanlardaki önemli şahıslarıyla kocaman bir camiadır. Bu ülkede her üç kişiden en az biri Galatasaray’a gönül vermiş durumdadır ve maalesef Adnan Polat, Galatasaray Spor Kulübü’nün başkanıdır. Her zaman övündükleri Galatasaray ismine ve kendilerinden biri olan eski başkanlarına hakaret eden, kendisini TOKİ genel kurulunda zanneden, yalakaları dışındaki kişilere konuşma yapamayacak durumda olan bir TOKİ başkanının tüm söylediklerini yutmuşlardır. En başta da başkan Adnan Polat yutmuştur. Yutmamakla kalmayıp, defalarca özür dileyerek tam tabiriyle sıçıp sıvamıştır. O sözleri yutmayanlar ise Ultraslan haricinde kalan yani parayla GS’li olmayan, gönülden GS’li taraftarlardır. Sözde başkan, taraftarını ve camiasını yalakalık uğruna satmıştır.
Şimdi başkan çıkmış bir de o taraftarı fişlemekle ve cezalandırmakla tehdit ediyor. Peki ortadaki suç ne? Islıklamak. Vay be! Sen kimsin ki birilerini ıslıklıyorsun ey Galatasaray taraftarı! Bundan sonra sen de başkanın gibi, seni kötüleyen, rezil eden, aşağılayan, sana hakaret edenlere yalakalık edeceksin! Yazıklar olsun!!!! Koskoca Adnan Polat, sen ki zamanında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na aday olmuş, o gün adı AKP olmasa da her daim var olan AKP zihniyetine karşı, o dönemde aday olarak çıkmış ama bugünün şartlarından dolayı en az turizm bakanı kadar duruşunu, özünü kaybetmişsindir. Çünkü sen de sermaye sahibisindir. Kaybedecek milyon dolarların vardır. İnşaat şirketin zarar edebilir, aile şirketinizin başına Uzan’ların başına gelenler gelebilir. İktidarın gücüne karşı zaafın vardır. Öbür yandan dört elle sarıldığın Galatasaray başkanlığı koltuğunda sen otururken, Galatasaray vergi kontrollerinden geçirilebilir, kulüp zor durumda bırakılabilir. O konuda da zaafın vardır. Bunların dışında bir de karakterin vardır, onu da zaten hep beraber gördük. Hala o koltukta oturmaktadır ve oturtulmaktadır ya ben daha ne diyeyim.
İşin özüne dönecek olursak, yukarıda büyüklüğünden bahsettiğim GS camiası, GS Spor Kulübü aslında beceriksizler ve iş bilmezlerle doludur. O kadar zengin, o kadar iş adamı, o kadar diplomat GS’ye bir stadyumu yıllardır yapmayı başaramamışlardır. Eğer sen o stadı yapamazsan, sen klubü adam gibi yönetemezsen birileri gelir, güç sahibiyken bir parmak şıklatmasıyla stadyumu, hiçbir Allah lirası falan harcamadan gelir yapar, bununla hava atar, propagandasını yapar, seni de bir güzel aşağılar, üstüne de mazlum ayağına yatıp gücüne güç katar. Siz böyle beceriksiz olur, camianıza sahip çıkamayacak, elindeki gücün ve oturduğu koltuğun önemini anlayamayacak yalaka insanları başkan yaparsanız daha çok aşağılanırsınız.
Sic transit gloria mundi
My name is Ozymandias, king of kings: Look on my works, ye Mighty, and despair! Percy Bysshe Shelley
Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Ocak 2011 Pazartesi
12 Ocak 2011 Çarşamba
Zvjezdan Misimovic
Galatasaray, tarihinde görmediği kadar rezil günler geçirirken birisi bana kadrosunda Misimovic'in olacağını söyleseydi kesinlikle inanamazdım. Şimdi Galatasaray tarihinin en kötü zamanlarından birini geçirirken elinde Misimovic gibi bir oyuncu bulunmaktadır ve bu oyuncu kadro dışı bırakılmıştır. Elbette bu durumun bize açıklanmayan mantıklı bir nedeni bulunuyordur yoksa mağlubiyet sonrası bir oyuncunun gülüyor veya sakız çiğniyor gibi saçma nedenlerle üstelik kadroda birçok karakter yoksunu oyuncu bulunurken kadro dışı bırakılması, ancak bizi aptal yerine koymak olabilir.Galatasaray büyük bir takım, büyük bir camiadır ama Misimovic de küçük veya sıradan bir oyuncu değildir. Türkiye'ye Xavi, Gerard, Kaka, Schweinsteiger gibi en üst seviyede oyuncuları getiremeyeceğinize göre onların bir alt sınıfından bir oyuncu getirmek oldukça büyük bir başarıdır. Üstelik bu oyuncu kariyerinin zirvesinde, sorunlu veya sakat olmayan, takıma uyum sağladığı anda iyi oynayacağı kesin olan bir oyuncu ise yaptığınız iş alkışlanacak bir iştir. Tıpkı Fenerbahçe'nin İbrahimovic, Drogba, Villa, Torres gibi birinci sınıf bir forvetlerin hemen alt sınıfında yer alan Mamadou Niang'ı transfer etmesi gibi önemli bir iştir Misimovic transferi.
Ben şahsen Galatasaray'da Hagi'nin geleceğini pek iyi görmüyorum. Gönül ister ki Hagi çok başarılı olsun, yıllarca takımın başında kalsın ama olmayacak gibi. O zaman içimden diyorum ki keşke Misimovic, Hagi tarafından harcanmasaydı da üç, beş sene keyifle Misimovic'i izleseydik. İnşallah Hagi başarılı olur da Misimovic'in gidecek olmasına duyduğum üzüntü biraz olsun azalır.
19 Aralık 2010 Pazar
Konyaspor 0-1 Galatasaray

Bu sezon futbola dair bize hiçbir şey göstermeyen Galatasaray hakkında çok uzun bir aradan sonra yazıyorum. Az önce Konyaspor-Galatasaray maçını izledim. Sakat ve cezalı oyuncuların bolluğundan Hagi'nin elinde kadro kurma açısından fazla bir alternatif bulunmuyordu. Galatasaray sahaya öyle bir onbirle çıktı ki Barcelona deplasmanında fark yememek için maça çıkan bir takım gibiydi. Defansın göbeğinde Servet ve Gökhan Zan, sağ bekte Neill, sol bekte ise nihayet formasına kavuşan Çağlar. Önlerinde üç defansif ortasaha Ayhan, Cana ve Hakan Balta ki biri ortasaha oyuncusu bile değil. İleri üçlüde ise futbol oynamayı unutmuş Serdar Özkan, emektar Harry Kewell ve A2 takımından Anıl Dilaver. Bu arada kalede kesik yiyen Ufuk yerine de Aykut sahadaydı. Galatasaray sahaya tam 7 defans, 1 kaleci ile çıkmıştı. İleride ise A2 takımından genç bir oyuncu, Serdar Özkan ve Harry Kewell. Evet kabus gibi bir kadro. Yüz yıl top oynasalar gol atmaları mümkün değildi.
Maçtaki oyun yine rezaletti. Galatasaray'da sırf düzgün mücadele ederek sahada göze batan 3 oyuncu vardı: Cana, Çağlar ve Neill. Takımın geri kalanı ise saç baş yoldurmaya devam etti. Defansın göbeği yine tel tel dökülürken, Serdar Özkan ve yerinde oynamayan Hakan Balta oyunu adeta baltalarken 10 saniye içerindeki 4 güzel pasla golü bularak 3 puani almak ve devereyi galibiyetle kapatmak ancak bir mucize olarak adlandırılabilir. Maçın tek golünü atan 1990 doğumlu Anıl Dilaver de umuyorum ki Konya deplasmanında 4 sene önce gol atıp bunun ekmeğini 4 sene yiyen, kendine en ufak bir artı katamayan Aydın gibi değilde, daha önce kendisi gibi 66 numaralı formayı giyerek parlamış Arda gibi bir performans sergiler.
Nihayet devre arasına attı kendini Galatasaray. Bu devre arasında neler olacak hep beraber göreceğiz ama şunu kesinlikle söylemek gerekiyor ki Galatasaray'ın işi çok zor. İnşallah gerekenler yapılır ama benim bu konuda en ufak bir umudum yok.
21 Ekim 2010 Perşembe
Yarım Akıllılar ve Sığırlar
Bir süredir blogu ihmal etmiştim ama sonunda yazmaya fırsatım oldu. Aslında bu tabir çok da doğru değil. Yazmaya fırsatım olmuştu geçen hafta ama elim klavyeye gitmedi bir türlü. Galatasaray maçlarını izledikçe futboldan soğudum resmen ve bu durum da bloga yansıdı. Buraya Borussia Dortmund hakkında bir sürü yazı yazmış olmamın bir nedeni de Galatasaray'ın bu kötü durumudur. Her zaman çok sevdiğim Dortmund, bu sene güzel oyununa geçen sene kaldığı yerden devam edince beni futbola bağlayan en önemli değer olarak ortaya çıktı. Bu da bloga yansıdı tabi. Fakat her şeye rağmen bir Galatasaray yazısı yazmak boynumun borcudur. Zaten yazmadan da duramıyorum.
Hayatımda izlediğim en kötü maçlar arasında - ki buna sıradan okul takımı maçları da dahil - kesinlikle ilk üçe girebilecek bir maçtı Karabükspor maçı. Futbola dair hemen hemen hiçbir şey yoktu sahada. Maçta benim açımdan zevkli olan olan tek şey sıradan bir oyuncu olan Emenike'nin milli takım stoperlerinden Gökhan Zan'ı her defasında rezil etmesini izlemekti. Gökhan Zan'ın değil Galatasaray, değil milli takım çok sıradan bir Anadolu takımında bile oynayamayacağının kayıtlı belgesiydi bu maç. Gökhan Zan, Emenike ikilisi dışında, Galatasaray'ın ilk şutunu ikinci yarının ortalarında çekmiş olması ve patates tarlasından daha beter olan saha zemini maçtan aklımda kalanlar oldu. Galatasaray'ın felaket oyununu maçın başlarında kötü zemine bağlamaya çalıştım ama kötü oyunun nedeninin saha zemini olmadığını sahadaki mücadelesizliği görünce anladım. Galatasaray'da oynayan 11 oyuncu sahaya resmen oynamamak için çıkmışlardı ve ben futbol adına utandım.
Karabük maçının ardından Ankaragücü maçı vardı ve sahada gördüğümüz Galatasaray yine aynı kötü Galatasaray'dı. Mücadele etmeye çalışan bir, iki oyuncu dışında takımın geri kalanı yokları oynuyorlardı. İşte bu maçtan sonra bir şeyden iyice emin oldum. Sorun Franck Rijkaard ve Neeskens'te değildi. Aslında böyle büyük bir futbol adamlarından şüphe etmek zaten bana yakışmazdı ama insan bu derece kötü oyunu görünce her şeyden şüphe eder oluyordu.
Galatasaraylı oyuncular sazı yine ellerine almış, kulübü kendi istekleri doğrultusunda yönetmeye çalışıyorlardı. Peki sizce bizim yarım akıllı futbolcularımız bir kulübü bu kadar kolay yönetebilirler mi? Eğer kulübün başkanı futboldan öte ekonomik yatırımlar peşinde ise ki bu bir başkan için normal sayılabilir ve futbol şubesini maalesef kulübe kene gibi yapışmış bazı sığırlara emanet etmişse, bizim beyinsiz topçularımız da kulübü pekâlâ istedikleri gibi yönetirler. Sonunda bir şekilde oyuncuların istediği oldu ve yönetimin daha iki hafta önce her zaman arkasındayız dediği Rijkaard günah keçisi ilan edilip, gönderildi.
Böylece Galatasaray total futboldan nasibini alamadan, güzel bir sistem oturtamadan sadece günü kurtarmaya yönelik bir adım atmış oldu. Geçtiğimiz 10 sene boyunca tekrarlanan gelsin oyuncular, gitsin oyuncular, gelsin teknik direktörler, gitsin teknik direktörler devri devam ettirilmiş oldu. Gereksiz yere harcanacak milyon avrolar, sinirleri bozulacak taraftarlar ve sinirlerimizi bozmaya devam edecek yöneticiler bizleri beklemektedir. Bir de Türk Telekom Arena'ya bu yarım akıllı, karaktersiz oyuncularla gitmek zorunda kalmanın verdiği acı yanımıza kâr kalacaktır.
Hayatımda izlediğim en kötü maçlar arasında - ki buna sıradan okul takımı maçları da dahil - kesinlikle ilk üçe girebilecek bir maçtı Karabükspor maçı. Futbola dair hemen hemen hiçbir şey yoktu sahada. Maçta benim açımdan zevkli olan olan tek şey sıradan bir oyuncu olan Emenike'nin milli takım stoperlerinden Gökhan Zan'ı her defasında rezil etmesini izlemekti. Gökhan Zan'ın değil Galatasaray, değil milli takım çok sıradan bir Anadolu takımında bile oynayamayacağının kayıtlı belgesiydi bu maç. Gökhan Zan, Emenike ikilisi dışında, Galatasaray'ın ilk şutunu ikinci yarının ortalarında çekmiş olması ve patates tarlasından daha beter olan saha zemini maçtan aklımda kalanlar oldu. Galatasaray'ın felaket oyununu maçın başlarında kötü zemine bağlamaya çalıştım ama kötü oyunun nedeninin saha zemini olmadığını sahadaki mücadelesizliği görünce anladım. Galatasaray'da oynayan 11 oyuncu sahaya resmen oynamamak için çıkmışlardı ve ben futbol adına utandım.
Karabük maçının ardından Ankaragücü maçı vardı ve sahada gördüğümüz Galatasaray yine aynı kötü Galatasaray'dı. Mücadele etmeye çalışan bir, iki oyuncu dışında takımın geri kalanı yokları oynuyorlardı. İşte bu maçtan sonra bir şeyden iyice emin oldum. Sorun Franck Rijkaard ve Neeskens'te değildi. Aslında böyle büyük bir futbol adamlarından şüphe etmek zaten bana yakışmazdı ama insan bu derece kötü oyunu görünce her şeyden şüphe eder oluyordu.
Galatasaraylı oyuncular sazı yine ellerine almış, kulübü kendi istekleri doğrultusunda yönetmeye çalışıyorlardı. Peki sizce bizim yarım akıllı futbolcularımız bir kulübü bu kadar kolay yönetebilirler mi? Eğer kulübün başkanı futboldan öte ekonomik yatırımlar peşinde ise ki bu bir başkan için normal sayılabilir ve futbol şubesini maalesef kulübe kene gibi yapışmış bazı sığırlara emanet etmişse, bizim beyinsiz topçularımız da kulübü pekâlâ istedikleri gibi yönetirler. Sonunda bir şekilde oyuncuların istediği oldu ve yönetimin daha iki hafta önce her zaman arkasındayız dediği Rijkaard günah keçisi ilan edilip, gönderildi.
Böylece Galatasaray total futboldan nasibini alamadan, güzel bir sistem oturtamadan sadece günü kurtarmaya yönelik bir adım atmış oldu. Geçtiğimiz 10 sene boyunca tekrarlanan gelsin oyuncular, gitsin oyuncular, gelsin teknik direktörler, gitsin teknik direktörler devri devam ettirilmiş oldu. Gereksiz yere harcanacak milyon avrolar, sinirleri bozulacak taraftarlar ve sinirlerimizi bozmaya devam edecek yöneticiler bizleri beklemektedir. Bir de Türk Telekom Arena'ya bu yarım akıllı, karaktersiz oyuncularla gitmek zorunda kalmanın verdiği acı yanımıza kâr kalacaktır.
14 Eylül 2010 Salı
Kötü Futbol, Üç Puan

Yine bir Galatasaray maçı ve aynı senaryolar. Aynı aksaklıkları görmek artık benim canımı sıkmaya başladı. Türkiye'nin büyük takımı Galatasaray'ın iki pas yapamaması, kendi sahasında deplasmanda oynuyormuş izlenimi vermesi oldukça düşündürücü. Takımın sisteminden veya taktiğinden bahsetmek neredeyse imkansız çünkü saha içindeki kargaşada ne taktik kalıyor ne de sistem.
Yeni iki transferin gelişiyle ve yabancıların sakatlıktan dönmesiyle, daha önce aynı kanatta bir arada hiç oynamamış ikililer vardı sahada. Insua ile Kewell sol kanatta, Ali Turan ile de Elano sağ kanatta hemen hemen hiçbir kanat organizasyonu gerçekleştiremediler. Kanatların çalışmamasının yanında bir de pas yapmaktan aciz Servet, Mustafa Sarp, Ayhan üçlüsü de sahadaki yerini alınca her zamanki gibi futbol oynamamak için her türlü şart oluşturulmuş oldu.
Galatasaray'ın geçtiğimiz sezondan bu yana devam eden defanstan top çıkaramama sorunu, daha başına çok iş açacak gibi. Bu bölgeye gereken transferlerin yapılmaması, iki sezondur yapılan güzel transferlerin gölgede kalmasına, hatta takımdaki diğer oyuncuların performanslarının da düşmesine neden oluyor. Bir futbol takımının belki de en önemli yeri olan orta sahanın göbeği, Galatasaray'da kale ile beraber en zayıf bölge. Fakat Ufuk'un zamanla gerekli gelişmeyi göstereceğini ve oynadıkça kalede güven vermeye başlayacağını düşünüyorum.
Misimoviç'in takımla henüz üç antrenmana çıkmış olması ve ilk defa forma giyiyor olması tabi ki onun hakkında bir yorum yapmayı çok gereksiz kılıyor. Takımın geri kalanı ise hemen hemen aynı çizgilerini sürdürüyorlar. Henüz form tuttukları söylenemez. Burada Harry Kewell'a bir parantez açıp, onun dün sahadaki en istekli, hareketli oyuncu olduğunu söyleyebilirim.
Galatasaray'da işler pek iyi gözükmüyor. Şimdilik büyük takım olmanın verdiği avantajla ve biraz da şansıyla yoluna devam ediyor. Umarım en kısa zamanda Galatasaray'dan futbola dair bir şeyler görebiliriz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)