Sic transit gloria mundi

My name is Ozymandias, king of kings: Look on my works, ye Mighty, and despair! Percy Bysshe Shelley

21. Yüzyıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21. Yüzyıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2011 Cumartesi

Libya ve 2011 Ayaklanmaları

Yılbaşından beri Arap Dünyası'ndaki kargaşa, ayaklanma ve devrim haberlerini dinliyoruz. Görünüşe bakılırsa dinlemeye de devam edeceğiz. Üç güne böldüğüm ve 1 haftadan fazla sürede yazdığım yazımı ilk yazarken, sildiğim bir cümle vardı. Aşağı yukarı şöyle demiştim: "Aslında bu yazıyı çok daha önce yazmak istiyordum, ama ne kadar geç yazarsam yazayım, çok erken yazmış olacağım bu yazıyı..."

Malum, o yazının ilk bölümünü yayınladığımda Tunus'un Bin Ali'si devrileli iki hafta olmuştu. Mübarek'se hâlâ tahtında oturuyordu: Mısır'daki olaylar başlayalı daha bir hafta olmuştu ve Firavun'un devrilmesine henüz 11 gün vardı. Fas, Cezayir, Yemen, Ürdün gibi ülkelerde olaylar çıkmıştı; Bahreyn şu an olduğundan daha sakindi. İran'da da olaylar henüz başlamamıştı.

Ama en şaşırtıcı olanıysa Libya'ydı, zira Kaddafi'nin Libyası'nda hiçbir hareketlilik yoktu... Hatta bu bana çok saçma bile geliyordu, zira tüm Arap komşularında olaylar vardı - Irak bile katılacaktı bu dalgaya - ama Libya'da bu anlamda 'yaprak kıpırdamıyordu' adeta... ta ki Mübarek devrilinceye kadar. Üstelik Libya'da devrim o kadar şiddetli bir şekilde yaşanmaya başladı ki, adeta ülke bir iç savaşın içine girmiş durumda. Her gün haberlerde kaç şehirde şiddetli olaylar çıktığının haberlerini dinler olduk. Çad'dan getirtilen paralı askerler, Libya Hava Kuvvetleri'ne ait uçakların göstericileri vurması ve vurmak istemeyenlerin uçaklarını düşürmesi veya Malta'ya kaçırması, Kaddafi'nin anlaması çok zor ve adeta zırvalama düzeyindeki konuşmaları, babasının oğlu olduğunu gösteren Seyfülislam Kaddafi'nin açıklamaları, 'Devrim Timleri'nin 'Ölüm Timleri'ne dönmesi... Bunun dışında binlerce insanın Libya'dan kaçma çabası. Türkiye'nin tahliye operasyonlarındaki yadsınamaz başarısı da ayrı bir konu tabii...

Kaddafi sonuna kadar devrimini savunacağını söylüyor ve halka kendisini 'hayal kırıklığına uğratmamaları gerektiği' konusunda uyarıp, aksi takdirde onlara 'sırtını çevireceğini ve ülkeyi yerlebir etmekten çekinmeyeceğini' beyan ediyor. Adamın deliliği herkes tarafından bilindiği için BM Güvenlik Konseyi, NATO ve AB acilen toplanıyor ve gelecekte olabileceklere hazırlanmaya çalışıyor. Tabii ki Libya halkının 'geleceğini' An itibarıyla NTV'nin 'İsyancıların eline düştüğü takdirde Kaddafi devrilir' dediği 4 merkezden biri de gitmiş durumda. Kalan üç merkezin ikisi de düşen merkezin çok yakınında, diğeri de başkent Trablus zaten...

Libya'da bu noktadan sonra her şey olabilir. Kaddafi'nin devrileceği kesin. Bu isyanı bastırmayı başarsa bile halkının desteğini ebediyyen kaybetti. Ancak kan dökülmeden bırakma ihtimali yok gibi görünüyor, zira şu sıralar Trablus'ta taraftarlarına silah dağıtıyor. Büyük bir petrol üreticisi de olduğu için, ekonomideki etkileri tüm dünyada hissedilecek. Ancak bir delilik yaparak petrol üretim tesislerini, boru hatlarını havaya uçurtusa, tamiri çok zaman alacağı için bu anlamda kriz de daha uzayacak demektir.

Ne var ki, ayaklanmanın başladığı ülkenin doğusundaki Kirenayka'da, nam-ı Berka'da - yani Bengazi, Tobruk ve Derna'nın olduğu yerde - birtakım zayıf oluşumlardan bahsetmek de mümkün. Bingazi'de ileri gelenlerden toplanan bir 'konsey', ülkenin doğusunun bölünmesinin aksine birliğin korunması ve Trablus'un başkent olması yönünde bir karar aldı.
Bu yazıyı yazmaya başlarken de, aslında önce Libya'nın yönetim biçimi 'Cemahiriye' ve Kaddafi'nin bununla ilgili yazdığı 'Yeşil Kitap' nedir, onu yazayım dedim; bunları açıklarken de Libya'daki devlet yapısı hakkında bilgi vereyim istedim. Ancak son günlerdeki olayların önemi o kadar büyük ki, bir türlü değinemedim onlara.

Cemahiriye, "Cumhuriyet" gibi, cumhur sözcüğünden, hatta tam olarak ifade etmek gerekirse cumhur'un çoğulu olan cemahir'den türetilmiş bir sözcüktür. Sözcüğün mucidi Kaddafi'ye göre cemahiriye 'kitlelerin yönetimi' demektir. Libya'daki yönetim de onun iddiasına göre budur. Modern siyaset bilimi terminolojisinde en çok Halk Cumhuriyeti'ne yakın bir sözcüktür; Çin Halk Cumhuriyeti'nde olduğu gibi. Bir cemahiriyede petrol gibi her türlü doğal kaynak, vs halka aittir. Halkın malı olduğu için de, devletin bundan elde ettiği gelirlerden halk pay alır. Bol miktarda petrol rezervi bulunan Libya'da bu nedenledir ki halk, Kuzey Afrika'daki ya da Ortadoğu'daki herhangi bir ülkeden daha zengindir.
Sistemin nasıl çalıştığını anlattığı kitabının adıysa Yeşil Kitap'tır. Mao'nun Kırmızı Kitap'ından etkilenerek bu ismi vermiş olsa gerek. Kitap üç bölümden oluşur. İlkinde demokrasinin sorunlarını ortaya koyar ve bunları 'çözer' - mesela siyasal partilerin varlığını ortadan kaldırmak gerekir, zira ülkeyi tiranlığa götürürler. İkinci bölümde iktisadi yapı olarak Sosyalizm'i tercih eder. Son bölümdeyse kurmak istediği yapının - cemahiriyenin ne olduğunu anlatır... buna da Üçüncü Uluslararası Teori adını verir. İslami sosyalizm, Arap milliyetçiliği ve Antik Yunan Demokrasisi'nden etkilenerek tasarladığı bir yönetim söz konusudur bu noktada. Pratikte otokratik bir yönetim kurmasına yardımcı olan bir 'ideoloji' olmanın ötesine gitmemektedir...

Böyle garip bir yönetim biçiminin bence garip olan bir başka yönüyse devletin organizasyonudur. Libya Cemahiriyesi'nde bir Genel Halk Kongresi ve Genel Halk Komitesi vardır. Genel Halk Kongresi, Libya Cemahiriyesi Meclisi'dir, Genel Halk Komitesi de hükümettir. Şöyle ki, Kongre'nin başkanı - yani Meclis Başkanı hukuken devlet başkanı, Komite başkanı de başbakandır. İşin garip kısmı şudur: Muammer Kaddafi ne Meclis Başkanı'dır, ne de Başbakan. Yani Kaddafi'nin hukuken hiçbir makamı bulunmamaktadır. Mesela bir büyükelçi atandığında, büyükelçi tarafından normalde Devlet Başkanına yapılması icap eden ziyaret, Libya'da Meclis Başkanı'na yapılır. Bakanların atanması, belirlenmesi yetkisi de Başbakanındır. Kağıt üstünde böyle olmasına ve törensel nitelik taşıyan bu tip işler aynen ifade ettiğim gibi yürütülmesine rağmen, pratikte tüm güç, hiçbir hukuki makam veya yetkisi bulunmayan - sadece 'Büyük Devrimin Lider ve Rehberi' gibi bir sıfatı olan Albay Muammer Kaddafi'ye aittir. Mesela o nedenle kendisine 'İstifa etmeli' diyenlere verdiği cevap çok ilginç ve doğrudur: 'İstifa edemem, çünkü benim istifa edecek bir makamım yoktur. Devlet Başkanı olsaydım istifa dilekçemi suratlarına atmıştım.' Ya da buna benzer bir şeydi, kameraların karşısına ikinci kez çıktığında yaptığı 45 dakikalık konuşmasında ettiği laf...

Libya'yı zor günler beklemeye devam ediyor... ama umarım Devrimleri bir başarıya ulaşır.

Son bir şey: En başta gördüğünüz bayrak, Kaddafi'nin devirdiği Kral I. İdris Senussi'nin zamanındaki Libya'nın - yani Libya Krallığı'nın bayrağıdır. Şu anda da devrimciler bu bayrağı kullanmaktadır.

3 Şubat 2011 Perşembe

2011'in İsyankâr Ocak'ı - III

Peki, bundan sonra ne olur?

Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum.

Gelecek fazlasıyla sisli; herkesin elini bir şekilde atmış olduğu Ortadoğu’nun mozaiksel iç dinamiklerinin nasıl şekilleneceğini kestirmek çok zor. Olayların patlayacağını kestirmek bence – iddia edilenin aksine – zor değildi, özellikle basının bunu tahmin edebilmesi icap ederdi bence. Yazıp çizmesine gerek yok, ama kimse beklemiyordu demek çok doğru değil. Veriler zamanında doğru değerlendirilmiş olsaydı, olabilir denecek düzeyde bir şeyler tahmin edilebilirdi gibi geliyor bana. Neyse, o başka bir konu. Dedim ki, asıl bundan sonra olacakları bilmek çok zor, hatta mümkün değil.

Bir kere sadece diktayı, devrimden önce baskıyı yapanı ortadan kaldırmakla, kurtulunmak istenenden kurtulmakla iş sona ermez. Süreç noktalanmaz. Yerini neyin alacağı da çok önemlidir.

Tunus bu konuda nispeten çözümü, Bin Ali’nin başbakanı Muhammed Gannuşi’yi yerinde tutmakta buldu. Başbakan Gannuşi ve Meclis Başkanı (bu nedenle de geçici Devlet Başkanı olan) Fuad Mebaza ülkeyi seçimlere götürecekler. En azından anayasaları böyle diyor. Ancak Tunus’a geçen hafta Londra’dan bir uçak bir başka Gannuşi’yi, Bin Ali’nin en büyük muhaliflerinden İslamcı Enahda’nın (Rönesans) Lideri Raşid Gannuşi’nin dönüşü, Tunus’un başka yönlere kayabileceği ihtimalinin işaretlerini de vermekte... her ne kadar kendisinin Humeyni’ye benzetilmemesi gerektiğini, daha çok Tayyip Erdoğan’a benzediğini iddia etse de...

Mısır ise daha büyük ve daha karışık bir ülke bu noktada. Üstelik ‘süreç, İran Devrimi’ndekine çok ama çok benziyor. Bir tek Ayetullah eksik.’ Ama Ayetullah yerine geçebilecek bir ruhban sınıfı ya da onun dengi bir oluşum Mısır’da bulunuyor. Bunun da yanında, her ne kadar o kadar aşırı bir uç değilmiş gibi gözükseler de, belli bir çizginin devamı olan Müslüman Kardeşler örgütü, Mısır’daki en örgütlü muhalefeti oluşturumuş durumdalar. Tahrir Meydanı’ndaki gösterileri de onların yönettiği söyleniyor.

Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra şiddetlenerek artan Batı’daki İslam karştılığı, başta Arap Dünyası olmak üzere, tüm İslam Dünyası’nda insanların daha uç çizgilere kaymasına neden oluyor. Ilımlı İslam adı altında birtakım komik ifadeler ortaya atılarak işin ciddiyeti hafifletilmeye ve kabul ettirilmeye çalışılsa da, durum aslında hiç de öyle gözükmüyor.

Cezayir’deki ilk demokratik seçimlerin iptal edilme nedeni, aşırı uçların seçimle iktidara gelmesi olmuştu. Tunus’ta Ben Ali’yi iktidara getiren süreci, o dönem için yakın gelecekte Habib Burgiba’nın ülkesindeki istikrarı koruyamayacağı ve Tunus’ta İslamcı bir yönetimin İran benzeri bir şekilde iktidara gelebileceği endişesi başlatmış. İtalya ve Fransa gizli servisleri, her an tetikte bekleyen Cezayir’le birlikte 1987’de Başbakan Bin Ali’yle anlaşarak onu bu tehdide karşı iktidara getirmişler. Mısır’da Müslüman Kardeşler örgütünün de yasaklı olmasının başlıca nedeni, bulundukları din eksenli çizgileridir. Mısır’da iktidara gelmeleri ayrıca Enver Sedat’ın canına mal olan İsrail’le yapılan barışı da bir anda ortadan kaldırabilir. Bu yüzdendir ki, olabildiğince erken bir dönemden itibaren İsrail, büyük bir diktatör olmasına rağmen Hüsnü Mübarek’e destek verdiğini açıklamaktadır; zira Mübarek iktidarı İsrail için bu barışın garantisidir.

İşin demokrasi boyutuna gelince... Demokrasi hiçbir zaman hiçbir yere kolay kolay yerleşmez. Çalkantılı, hareketli, tartışmalı dönemlerden geçerek oluşan bir kültürdür. Günlerdir adlarını tekrar tekrar söylediğim ülkelerin hepsi dikta rejimlerle yönetilmektedir. Halkların, demokrasi için talepte bulunması bunu geliştirecek en önemli şeydir, kuşkusuz. Bu nedenle demokrasinin Ortadoğu’da ilerlemesi için Mısır’daki ayaklanmanın başarıya ulaşması şarttır. Çünkü Mısır, ‘İran ve Türkiye’yle beraber Ortadoğu’nun en önemli ülkesidir.’ Mısır’da olacak bir değişiklik, Ortadoğu’yu derinden etkileyecektir... Mısır’da Mübarek düşerse, diğerlerinin düşmesi de daha kolay olacaktır, kuşkusuz. Tüm Ortadoğu o yüzden Mısır’ı büyük bir dikkatle izliyor zaten.

Üç günlük yazımı son bir sözle noktalıyorum: Sudan’a dikkat edin. Sudan bir Çekoslovakya olacak türde bir ülke değil. Tüm yapılan açıklamalara rağmen, Afrika’nın en büyük ülkesinin kuzey ve güney diye ikiye ayrılması bana çok sakin olacakmış gibi gelmiyor. Aklınızın bir köşesinde bulunsun.

2 Şubat 2011 Çarşamba

2011'in İsyankâr Ocak'ı - II

Bahsi geçen ülkelerin hepsi ya eski bir Avrupa sömürgesiydiler, ya da bir Avrupa ülkesinin protektora/mandası altındaydılar. (Arnavutluk çok farklı, özel bir durum. Onu saymıyorum tabii ki.) Peki bu dikta rejimler nasıl iş başına geldiler ve halk bunlardan neden bu kadar nefret eder hâle geldi, tek tek bir bakalım bu ülkelere.

Tunus

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda bir Fransız mandası olan Tunus, 1956’da bağımsızlığını ilân ettikten bir sene sonra Tunus Kralı VIII. Muhammed el-Emin, Habib Burgiba tarafından devrildi. Bir Atatürk hayranı olduğu bilinen Burgiba, 1987’de kendisi de iktidardan ‘anayasal yollarla’ düşürülene kadar yaptığı reformlarla Tunus’u modernize etti. Bu anayasal yola olanak sağlayan şeyse, 1959 Tunus Anayasası’nın 57. maddesi’ydi. Şu anki madde Meclis Başkanı’na, Devlet Başkanı’nın ölmesi ya da görevi yerine getiremeyecek durumda olması halinde Devlet Başkanlığı yetkilerini veriyor; onun da 45-60 gün içinde ülkeyi seçimlere götürmesi gerekiyor. Büyük bir ihtimalle bu madde, 1988’de Anayasa’da yapılan değişiklikler öncesinde Meclis Başkanı değil de Başbakan’a bu yetkileri devrediyordu; zira Zeynel Abidin Bin Ali Başbakan olduktan bir ay sonra bu maddeye dayanarak, Burgiba’nın ülkeyi yönetemeyecek durumda olduğunu söyleyerek ve bunu destekleyen doktor raporları hazırlatarak Devlet Başkanı oldu. O zamandan 14 Ocak 2011’e kadar da iktidarda kaldı. 1988 değişiklikleriyle birlikte 57. madde, yapılacak seçimlerde Devlet Başkanlığı yapan Meclis Başkanı’nın aday olmasını engellerken, ilginç bir biçimde başbakan için böyle bir engel koymamış.

Tunus 2011’e kadar tek partili bir rejime sahip, demokratik olmayan tek adayın yarıştığı seçimlerin olduğu, her türlü muhalefetin bastırıldığı, basın özgürlüğünün bulunmadığı, rüşvetin alıp başını yürüdüğü, halkının fakir, yöneten zümrenin çok zengin olduğu, Batı yanlısı bir diktatörlüktü. Bu durum özellikle Habib Burgiba zorla emekli edildikten sonra gerçekleşti.

Mısır

Dünyanın en eski uygarlıklarında birine ev sahipliği yapmış olan Mısır, Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfuzundan İngiliz İmparatorluğu’nun nüfuzuna geçmişse de, Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın soyundan gelenler Mısır Hıdivliği (ve daha sonra Sultanlığı/Krallığı) tahtında oturmayı başarmıştır. 1952’de Kral I. Faruk’u tahtından eden devrim ve bir sonraki sene monarşinin tamamen kaldırılması, Mısır’da yeni bir dönem başlattı. Mısır, Cemal Abdül Nasır’dan Enver Sedat’ın 1981’de öldürülmesine kadar geçen sürede İsrail’le üç kere daha savaşmış ve onunla barış yapmış, Süveyş Kanalı Krizi’ni bir şekilde atlatmış, bölgesinde askeri ve diplomatik anlamda güçlü ve etkin bir ülke olmuştu; Suriye, Ürdün, Irak gibi ülkelerle çeşitli birlikler dahi oluşturmuştu. Ancak sosyal ve ekonomik sorunlarını hâlâ çözememişti. Sedat’ın öldürülmesinden sonra yerine Başkan Yardımcısı ve eski Hava Kuvvetleri Komutanı Hüsnü Mübarek geçti. O tarihten beri ülkeyi tek başına yönetmektedir. İktidara geldikten sonra yaptığı ilk işlerden biri, ülke çapında geçerli olan bir olağanüstü hâl yasası çıkarttırmak olmuştu... bu yasa hâlâ yürürlüktedir. Tekrar tekrar kendini özgür olmayan seçimlerle seçtirerek 30 yıldır iktidarını korumakta olan 82 yaşındaki Mübarek, oğlu Cemal Mübarek’i adeta tahta geçirmeye hazırlamakta olduğu yönündeki iddialar ve bunun dışında kronikleşmiş yolsuzluk, ekonominin kötü durumu, genel olarak halkın sefaleti gibi sorunlar, Tunus’ta patlayan olaylardan cesaret alan muhaliflerin hükümete karşı iyice ayaklanmasına sebep oldu.

Tunus gibi tek partili bir rejimle yönetilen Mısır’da iktidarın askeri bir rejim olduğu anlaşılıyor. Mısır’da asker çok büyük bir nüfuza sahip. Basın özgürlüğü de dahil pek çok temel hak ve özgürlük, 1981’de çıkatılan olağanüstü hâl yasasıyla askıda bulunuyor. Sorgusuz sualsiz bir kişi göz altına alınabiliyor, tutuklanabiliyor, hapse atılıp işkence görebiliyor. Her türlü muhalefet sert bir biçimde bastırıldığından, hali hazırda yasaklı olan Müslüman Kardeşler dışında bir örgütlenmiş muhalif yapı Mısır’da yok. Ancak Mısır'da, Ortadoğu’daki pek çok Arap ülkesinin aksine, en bilinen ikisi eski BM Genel Sekreteri Butros Butros-Gali ile eski Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Başkanı ve Mübarek iktidarına muhalif (hatta muhtemel bir müstakbel Mısır Devlet Başkanı) Muhammed el Baradey olan iyi yetişmiş insanlar bulunuyor. Yine Tunus gibi son derece fakir yaşayan bir halk mevcut. Zaten Tunus’ta da, burada olduğu gibi isyanın temel patlama sebebi işsizlik ve parasızlık. Bundan önceki son büyük ayaklanma Ocak 1977’de Enver Sedat’ın IMF ve Dünya Bankası politikaları çerçevesinde, halka ekmek vb temel gıdaların sübvansiyonunu kesmeye kalkması üzerine patlamış, iki gün sonra hükümetin geri adım atmasıyla ayaklanma son bulmuştu.

Yemen

Yemen, bölgedeki en ilginç ülkelerden birisi. Şu anda Arap Yarımadası’ndaki tek cumhuriyet rejimi olmasının yanında, bugünkü Yemen’in kuzey ve güneyinde iki farklı oluşum bulunuyordu: Kuzey Yemen’de Osmanlı’dan 1918’de bağımsızlığını ilân eden Mütevekkil Yemen Krallığı bulunuyordu. Güneydeyse İngiliz protektorası Aden vardı. Yemen Krallığı 1962’de bir askeri darbeyle monarşinin devrilmesiyle Yemen Arap Cumhuriyeti’ne dönüştü (yani Kuzey Yemen). Cumhuriyetçilerle kralcılar arasında 1970’e kadar geçirdiği iç savaş sonunda kralcılar savaşı kaybettiler.

İngiliz protektorasında ise durum çok daha ilginçti, çünkü aşağı yukarı Kuzey’de krallık çökerken, Güney’de birtakım kısa ömürlü federasyonlar kuruldu, ama sonunda 1970’te Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne, yani tek partili, komünist, Çin ve Sovyetler Birliği destekli ve ekseninde bir devlete dönüştü. 1985’te patlayan iç savaşta binlerce kişi öldü, ama sonunda 1990’da, Avrupa’da Berlin Duvarı yıkılırken, bölgedeki diğer devletlerin de çabalarıyla iki ülke Yemen Cumhuriyeti adı altında birleşti. 1978’den beri Kuzey’de iktidar sahibi olan Ali Abdullah Salih, birleşmeden sonra günümüze kadar Yemen’in Devlet Başkanı konumunda bulunmakta. Mısır ve Tunus’la ilgili saydığım tüm sorunlar, Yemen’de de var. Hatta fazlası da var, çünkü Yemen aynı zamanda hem 1994’te bir iç savaş daha geçirmiş, hem de el-Kaide gibi birtakım terör örgütlerinin de üs olarak kullandığı bir konumda.

Diğer ülkelerde de durum çok farklı değil. Eski bir Fransız kolonisi olan Cezayir, 1950’lerde bir bağımsızlık savaşıyla özgür oldu, başarıya ulaşarak Fransa’daki Dördüncü Cumhuriyet’in yıkılmasını tetikledi. 1990’larda ilk çok partili seçimini yapmaya kalktığında fundamentalistler iktidara yükselince hükümet seçimleri iptal etti ve Cezayir İç Savaşı patladı; savaşta 150,000 kişi öldü. Ülke hâlâ yaralarını sarmaya çalışıyor. 1992’de bu yüzden çıkarılan sıkıyönetim yasasıyla ülke yönetiliyor.

Krallık olan Fas ve Ürdün, sırasıyla pratikte birer Fransız ve İngiliz sömürgesiydi, aynı Habib Burgiba’nın yaptığı darbeye kadarki Tunus gibi. Ancak her ikisinde de, diğer ülkelerdeki sorunların aynılarının yaşandığını görmek mümkün: Baskıcı bir rejim, aç ve işsiz bir toplum, buna karşılık üst kademede – ve bu durumda tabii Kraliyet Aileleri de dahil – inanılmaz bir lüks yaşam. Üstelik bu hükümetlerin hepsi, halkları tarafından hiç sevilmeyen Batı ve İsrail taraftarı politikalar yürütmekte, Arap Dünyası’nın önemli bir sorunu olan Filistin Sorunu’na gerekli ilgi ve basireti gösterememekteler. Suriye’de de durum çok benzer, kalıplar oraya da sorunsuz oturmakta.

Yalnız içlerinde Sudan bir hayli farklı bir ülke... zira Sudan, bir Arap ülkesi olduğu kadar, aynı zamanda bir Kara Afrika ülkesidir. O nedenle saymış olduğum tüm bu sorunların üstüne, Kara Afrika ülkelerinin sorunlarının bir kısmını da saymak mümkün: Yıllarca süren iç savaşlar, Darfur Sorunu’nda olduğu gibi soykırıma varan işlenmekte olan insanlık suçları... Bir de tabii Ocak ayında Afrika dinleri ve halklarıyla Hıristiyan nüfusun ağırlıkta olduğu Güney’de, Arap Müslüman nüfusun ağırlıkta olduğu Kuzey’den ayrılma kararının oylandığı bir Referandum yapıldı. Referandum’dan büyük ihtimalle bölünme kararı çıkacak. O yönde karar çıkarsa 9 Nisan’da Sudan ikiye bölünecek. Bunca karmaşa içinde Sudan’da ne olur, bence asıl onu kestirmek çok zor ya. Neyse...

Devamı gelecek...

1 Şubat 2011 Salı

2011'in İsyankâr Ocak'ı - I

Her şey Tunus’un Sidi Buzid kentinde 26 yaşındaki Muhammed Buazizi adlı gencin seyyar satıcılık yapmasının engellenmesiyle başladı. Genç, 200$ borçla ‘kurduğu’ ‘iş’inin daha ilk gününde – 18 Aralık 2010’da polis ve zabıtanın müdahalesiyle karşılaştı. Müdahaleden kastım, kendisinden istenen 140$ civarındaki ‘çalışma izni ücreti’ni, yani rüşveti veremediği için her şeyine el konması ve sokak ortasında aşağılanmasıydı. Son 1 ay içinde okuduklarım içinde, aşağılanma 45 yaşındaki bir kadın belediye memurunun kendisine sokak ortasında tokat atması ve ölmüş olan babasını da içine alacak şekilde hakaret etmesi şeklinde olmuş. Gururu incinen Buazizi, Sidi Buzid Valisi’yle görüşmek istyorsa da, kendisine izin verilmiyor... ve ondan sonra da kendini yakıyor. Durumu öğrenen halk ufak tefek gösteri yürüyüşleri düzenlemeye başlıyor, ancak polisin sert tepkisi birtakım taşları yerinden oynatıyor. Bir ara yürüyenlere ülkedeki avukatlar da katılıyor ve yine çok sert bir biçimde polis onlara da müdahale ediyor. Halkı biraz da sakinleştirmek için olsa gerek, Tunus Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin Ali Buazizi’yi hastanede ziyaret ediyor, valiyi görevden alıyor, 45 yaşındaki o belediye memuru da açığa alınıyor. Ancak 4 Ocak 2011’de Buazizi’nin öldüğü haberi basına da yanısıyınca, zaten başlamakta olan halk hareketi patlıyor ve 10 gün içinde Tunus halkı, tüm ülkede ayaklanarak diktatörünü deviriyor. Bununla da kalmıyor, Bin Ali’nin partisi RCD’nin de (Rassemblement Constitutionel Démocratique, yani kabaca Anayasal Demokratik Hareket) iktidarı terk etmesi için direniyor ve sonunda Başbakan Gannuşi hem partisinden istifa ediyor, hem de RCD üyesi bakanları görevlerinden tek tek alıyor. Halk bununla da yetinmiyor ve Tunus Hükümeti Interpol’e başvurarak Bin Ali ve ailesi için yakalama emri çıkarttırıyor. Bin Ali’nin karısının 1,5 ton altın ve yüz milyonlarca dolarlık dövizi de ülke dışına kaçırdığı sanılıyor. Çekirdek aile Suudi Arabistan’a kaçıyor, ancak özellikle Bin Ali’nin karısı Leïla ‘Trabelsi’nin ailesine yönelik hem halkın saldırıları, hem de polis operasyonları yapılıyor, malları yağmalanıyor, aile üyeleri bir bir tutuklanıyor. Leïla’nın bir akrabasının bile öldürüldüğüne dair haberler gelmişti Tunus’tan...


Ancak çok ilginç bir biçimde olan bitenler Tunus’la sınırlı kalmıyor: Tunus’ta Aralık 2010 ortasında patlayan olaylar benzer dikta rejimlerinin olduğu ülkelere, Cezayir, Mısır, Yemen, Sudan gibi sözde ‘cumhuriyetlere’ ve Ürdün, Fas, Umman gibi krallıklara sıçrıyor. Tüm bunlar olup biterken, bu ülkelerin yanında Lübnan gibi hali hazırda karışmış devletler de bulunuyor. Henüz bir şey olmamış olmakla birlikte, televizyonlarda izlediklerim ve basında okuduklarım, benzer şeylerin Suriye, Libya, hatta Suudi Arabistan’da da görülebileceğini söylüyor... Zira daha bugün (31.01.2011) Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad açıklama yapmak zorunda kaldı, ‘Ülkede reform yapmak gerekir ve yapılacaktır.’ dedi. Kuveyt Emiri IV. Sabah da ülkedeki herkese 4000$ verdi diye biri söyledi bana, ne kadar doğru bilmiyorum. Ama 3,5 milyon nüfuslu bir ülkedeki 1 milyon kişiye bu parayı dağıtmış olduğunu düşünsenize? Çok da doğru olduğuna inanmıyorum bu son haberin, ama bir an düşünün ve gerçek olduğunu varsayın... Tahtını korumak için en az 4-5 milyar dolar harcaması muhtemel insanlar bunlar. Ama yaşadıkları endişe hatırı sayılır ve dayanağı olan nitelikte, çünkü olaylar basitçe Tunus’ta kalmadı, bir sürü ülkeye sıçramakla da yetinmedi, yansımaları şu sırada Arap Dünyası’nın lideri Mısır’da 30 yıldır iktidarda olan Hüsnü Mübarek’in tahtını sallıyor.

Hazır gelmişken, Mısır’da da son bir ayda neler oldu, onu bir özetleyelim:

Mısır’da yakın zamanlardaki ilk huzursuzluk, Noel kutlamaları sırasında İskenderiye'de bir Kıpti Kilisesi'ne düzenlenen saldırılar nedeniyle Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında çıkan olaylar oldu. Tartışmalar çok büyük olaylara dönüşmeden sona erdi – en azından bugünlerde olup bitenlerle karşılaştırıldığında – ama Tunus’ta Bin Ali 14 Ocak’ta devrildikten sonra, bunun başarıya ulaşabildiğini gören Mısır halkı, aynı Tunus’taki gibi özgürlük ve demokrasi isteğiyle, yolsuzlukların sona ermesi, iş ve aş dileğiyle sokaklara dökülmeye başladı. Kahire, İskenderiye, Mansura, Süveyş, İsmailiye başta olmak üzere pek çok kentte çıkan olaylarda şu ana kadar (BM’nin dediğine göre) 300 kişi ölmüş, 5000’e yakın insan yaralanmış ve 1000’den fazla kişi göz altına alınmış durumda. Hükümet, önce polisle müdahale etti, ardından polisi geri çekti. Ciddi bir güvenlik açığı ortaya çıktı; cezaevleri firarlarla boşaldı. İktisadi hayat çöktü; borsa işlem yapmayı durdurdu, bankalar kapandı, halk yiyecek bulmakta zorlanmakta. Devamlı yağma olaylarına rastlanıyor. Halk, müzeler talan edilmesin diye Mısır Müzesi ve Kahire İslam Eserleri Müzesi’ni ablukaya almış durumda. Buna rağmen eşkıyalar içeri girmeyi başardılar ve bazı eserlere zarar verdiler. Göstericiler, Hüsnü Mübarek’in partisi Ulusal Demokratik Parti’nin (UDP) Kahire’deki merkezini de ateşe verdiler. En büyük gösteri 1 Şubat 2011’de bir milyondan fazla kişinin toplanmasıyla Kahire’nin Tahrir Meydanı’nda gerçekleşti. Halk Mübarek’ten istifa etmesini istedi. Tüm bu süreçte Mübarek önce tutuklamalara girişti, ardından polisi halk üstüne saldı, sokağa çıkma yasağı ilân etti, telefon ve interneti kesti – bunu aşmak için Google ve Twitter birtakım programlar geliştirdi – tren seferlerini insanlar toplanamasın diye askıya aldı. Ordu halka müdahale etmeyeceğini beyan etti ve halkı rahatlattı. Bunun sonunda da bir milyondan fazla sayıda insan toplandı ve Mübarek’in istifa edip ülkeyi terk etmesini istedi. Mübarek, gece kameraların karşısına geçip Eylül’de yapılacak seçimlerde aday olmayacağını ilân ettiyse de, halk Mübarek’in hâlâ istifa etmesini istiyor.


Mısır’da da bunlar olurken Yemen, Cezayir, Ürdün, Fas, Sudan ve Moritanya’da da benzer olaylar oluyor. Yemen’de 30 yılı aşkın süredir iktidarda bulunan Ali Abdullah Salih’in iktidarı bırakması isteğiyle başkent Sana’a’da gösteriler yapılıyor. Cezayir’de de benzer gösteriler Abdülaziz Buteflika aleyhinde sürmekte, bazen şiddetlenip, bazen azalmakta. Monarşiyle yönetlien Fas’ta ve Ürdün’de olaylar şimdilik yürüyüş düzeyinde kalmakla birlikte, orda da hükümetler, aynen Suriye’de olduğu gibi, reform sözü vermekteler. Ürdün Kralı II. Abdullah, başbakanı görevden aldı. Sudan’da çıkan olaylarda ölenler olduğu da bir gerçek. Arnavutluk’ta da, Tunus’ta olanlardan etkilenilerek birtakım protestolar yaşanmış, 3 kişi polis tarafıdan öldürülmüş ve soruşturma başlatılmıştı.

Devamı gelecek...

28 Kasım 2010 Pazar

Haydarpaşa Garı Yandı...

Yaklaşık 3 saat önce Haydarpaşa Garı alev alev yandı. Yangının çatıdaki tadilat çalışmaları yapıldığı sırada bir kaza sonucu başladığı söyleniyor. Hâlâ olan bitenle ilgili kesin bir şey yok. En azından benim duyduğum, gördüğüm, bildiğim. Ama çok üzücü bir olay olduğuna şüphe yok.

Çünkü Haydarpaşa Garı, basitçe bir demiryolunun son durağı olmanın çok ötesindedir.

Haydarpaşa Garı, İstanbul'a Anadolu'dan trenle gelen milyonlarca insanın, İstanbul'da gördükleri ilk yerdir. Bir demiryolu hattının son noktası olmasına rağmen, Anadolu'dan İstanbul'a "taşı toprağı altın" diyerek gelen ve yerleşen insanların, buradaki hayatlarının başlangıç noktası niteliğindedir.

Atatürk'ün İstanbul'a yaptığı ziyaretlerde demiryolunu kullandığında, İstanbul'da geldiği ilk yerdir, İstanbul'dan da oradan ayrılır.

Bulunduğu yer nedeniyle, aynı zamanda Hicaz ve Bağdat Demiryolları'nın da son durağıdır.

Şimdiki yapı, 1906'da Alman mimarlar tarafından tasarlanıp inşa edilmiş, 19 Ağustos 1909'da tamamlanmış; 4 Kasım 1909'da, dönemin padişahı V. Mehmed'in doğumgününde açılmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında İmparatorluk tarafından cephanelik olarak kullanılırken, İngiliz ajanlarının operasyonuyla havaya uçurulmuştur. O zamana kadar dik olan çatıları, saldırıdan sonra günümüzdeki kesik prizma şeklini almıştır. 15 Kasım 1979'da Romanya bandıralı MT Independenţa adlı tankerin Yunan bandıralı M/V Evriali'yle çarpışması sonucu meydana gelen kazada tanker ve taşıdığı petrol günlerce yandığı zaman, Gar'daki Alman usta O Linneman'ın yaptığı kurşun vitraylar zarar görmüştür. Son yıllarda da otele çevirme gibi birtakım niyetlerin olduğu bilinmektedir.

İşte o niyetlerdir ki bazı şüpheleri akla getirir ister, istemez. Ama umarım ki bu gerçekleşmeyecek, Gar restore edildikten sonra eskisi gibi hizmet vermeye devam edecektir.

1 Ekim 2010 Cuma

İngiltere'de Bir Papa

Papa XVI. Benedictus, nam-ı diğer Kardinal Joseph Ratzinger, geçenlerde İngiltere'ye çok tarihi bir ziyaret gerçekleştirdi.

Kendisi, İngiltere'ye resmi ziyarette bulunan ilk papa olarak tarihe geçti. Edinburgh'ta Edinburgh Dükü Prens Philip tarafından havaalanında karşılandıktan sonra, Kraliçe II. Elizabeth tarafından kabul edildi. İskoçya'da Katoliklere hitap ettikten sonra Londra'ya geçti. Orda da başta Anglikan Kilisesi'nin dini lideri Canterbury Başpiskoposu Rowan Williams olmak üzere, Katolik ve Anglikan Kiliseleri'nin İngiltere'deki liderleriyle bir araya geldi. Çocuklara Katolik din adamlarınca ‘taciz’ edilmesi olaylarının İngiltere’de gündemde olduğu bir sırada ziyaretin gerçekleştiğini de ayrıca hatırlatayım. O yüzden pek çok insan tarafından protesto edildi zaten.

Bu ziyaret, son derece önemli bir ziyarettir. En az Papa'nın bundan birkaç yıl önce İstanbul'a yaptığı ziyaret kadar önemlidir. Çünkü Anglikan Kilisesi, Papa'nın otoritesine karşı çıkıp Roma'yla ilişkilerini koparan ilk büyük devlet kilisesidir.

Protestant Reform hareketlerinin başlamasından (1517) 15 yıldan kısa bir süre sonra (1529) İngiltere Kilisesi Roma'yla yollarını ayırmaya başlamış ve 1536'da bölünme sürecini tamamlamıştı. Zaman zaman geri dönüşler olsa da, I. Elizabeth (1558-1603) devrinde Protestantlık iyice yerleşmiş, Kral II. James'in 17. yy'da tekrar Roma'ya yüzünü dönmeye çalışması, kendisiyle birlikte hanedanının da devrilmesiyle sonuçlanmıştı. Elizabeth’in, babası VIII. Henry’nin başlattığı kiliselerin bölünme sürecine devam etmesine misilleme olarak Papa tarafından aforoz edilmesiyle başlayan süreç, İngiltere'yle İspanya'nın savaşa sürüklenmesine neden olmuştu. Savaş, Büyük İspanyol Armadası’nın (donanmasının) çıkan bir fırtına sonucu, yani bir hayli büyük bir şansla yok olmasıyla sonuçlandı. Bu durum, bir sonraki yüzyıl İngiltere’nin gerçek anlamda bir deniz gücü olarak ortaya çıkması ve İspanya’nın denizlerdeki hegemonyasının son bulmasına neden olacaktı.

İngiliz Katoliklerinin durumunda iyileşme ve Roma'yla ilişkilerin düzelme, ancak 19. yy'ın ikinci yarısından itibaren Kraliçe Victoria döneminde başlayabilmişti. Bunun en büyük göstergelerinden biri de, Londra'da Neobizans üslubunda inşa edilmiş olan ve Papa XVI. Benedictus'un Londra'da içinde tören ve ayin yaptığı Westminster Katedrali'dir (Westminster Abbey’le Westminster Katedrali aynı şey değildir).

Böyle sorunlu ve çetrefilli geçmişleri unutmak kolay değildir, olmamıştır, ve olmayacaktır da. O yüzden tarihi, insanların olaylara, kişilere ve kurumlara nasıl baktığını bilmek, birtakım şeyleri yorumlamak için çok önemlidir. Dediğim gibi, Benedict'in İngiltere'ye yaptığı ziyaret son derece kritik ve önemlidir. Ama bu ziyaret, İngiltere'de Kiliselerin birleşeceği kuşkusunu doğurmaz. Gelgelelim pek çok kişi Türkiye'de, Papa'nın ziyaretinin İstanbul ve Roma'nın birleşmesi için bir girişim olduğunu zırvalayacak kadar ileri gitmiştir. Bu da saçma sapan korku ve endişeleri beraberinde getirmişti.

Bilmekte fayda var:

1054'te Patrik Mikhail Kerularios'la Papa IX. Leo, karşılıklı olarak birbirlerini aforoz ettiler. Büyük Bölünme diye geçer tarihte bu, neden? Çünkü Hıristiyanlık fiilen tam ortadan ikiye ayrıldı da ondan. Batı Kilisesi Papa'nın güdümünde, Doğu Kilisesi ise Bizans İmparatorunun emrindeki İstanbul Patriği nüfuz alanında kaldı. Daha başka bölünmeler olmuştu, - mesela Oryantal Ortodoks Kilisesi yüzyıllar önce kurulmuştu, İskenderiye'de bile bölünme vardı - ama siyasi anlamda pek çok şeyin kaderini belirleyecek nitelikte bu çapta ve bu uzunlukta bir bölünme daha önce hiç olmamıştı... 1204'te Haçlı ordularının İstanbul'u yağmalayıp yerlebir etmesine de neden olan bu bölünmeye neden olan karşılıklı aforozların kaldırılması 1960lar'da Patrik Athenagoras'la Papa VI. Paulus arasında gerçekleşti. Mabedi kilise, dininin adı Hıristiyanlık olmasına rağmen birbirinden çok farklı olan bu iki mezhepin dilleri bile farklıyken, bu kadar tarihi çatışmanın olduğu bir yerde birleşebileceklerini düşünmek o nedenle saçmadır. İstanbul Fatih Sultan Mehmet tarafından 1453’te kuşatılırken, Fetih’ten sonra Patrik olarak tahta çıkacak olan Gennadios Schloaris tarafından “Türk sarığını Latin serpuşuna yeğleriz” denmesinin asıl nedeni de budur. Bizans’ın son 300 yılının Papa önderliğinde Kiliselerin birleştirilmesi tartışmalarıyla geçmesine rağmen gerçekleşmemesi bile, aslında bunun gerçekleşmeyeceğinin de göstergesidir.

O nedenle; her ne kadar Kiliseler arası diplomatik ilişkiler gelişse ve güçlense de, hiçbir zaman birbirleriyle birleşme şansları yoktur ve olmayacaktır; ne Anglikanlar, ne Ortodokslar, ne Katolikler, ne de başkaları...