Sic transit gloria mundi

My name is Ozymandias, king of kings: Look on my works, ye Mighty, and despair! Percy Bysshe Shelley

Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2011 Perşembe

Dortmund'da Şok!!!

Asya Kupası'nda, Japonya formasıyla finale yükselen Shinji Kagawa'nın ayak tarak kemiğinde kırık olduğu haberi geldi. Kagawa, Almanya'ya döndü ve muhtemelen sezonun geri kalanında oynayamayacak. Japonya'yı da finalde Avustralya'ya karşı yalnız bırakacak. Tabi bu durumdan daha çok etkilenen taraf Dortmund oldu. Lider Dortmund, Kagawa'nın yokluğunu fazlasıyla hissedecektir. Artık Mario Götze daha bir "süper" Mario Götze olmak durumunda.

23 Ocak 2011 Pazar

Borussia Dortmund - Stuttgart

Dün Borussia Dortmund sahasında, ligde zor günler geçiren Stuttgart'ı ağırladı. İkinci yarıya deplasmandaki Leverkusen maçıyla iyi bir başlangıç yapmıştı Dortmund ama bu sefer malesef 1 puanla yetinmek zorunda kaldı. O muhteşem stadyumda, harika seyircisi önünde nasıl puan kaybediyorlar anlayamıyorum. Üstelik de dün 1-0 öne geçmesine rağmen Dortmund, 85.dakikada yediği golle adeta yıkıldı.

Dortmund, maça 2 as oyuncusundan yoksun, 1 as oyuncusunu da yedek kulübesinde oturtarak başladı. Asya Kupası'nda yarı finale kadar yükselen Japonya Milli Takımı'nda bulunan Kagawa ve orta sahada Nuri'nin yanında oynayıp, takımın defansif yükünü çeken Sven Bender dizindeki sakatlık nedeniyle yoklardı. Jurgen Klopp ise takımın golcüsü Lucas Barrios'a ilk onbirde şans vermedi. Takımın genç yıldızı "süper" Mario Götze güzel bir golle 43.dakikada takımını öne geçirdi ve devre arasına öyle girildi. İkinci yarıda da oyun çok farklı değildi. Genelde Dortmund baskısı vardı ama Stuttgart da önemli şanslar yakalıyordu. Lucas Barrios, Kuba ile değiştirilince uzun zamandır ilk defa Dortmund'u 2 forveti beraber oynarken gördüm, üstelik takım 1-0 öndeyken. Bu değişiklikle oyun daha çok yıkıldı Stuttgart yarı alanına. Fakat Dortmund'a, Jurgen Klopp'un bu kumarı pahalıya mal oldu. 85'te Pogrebnyak'ın golü geldi ve maç 1-1 sona erdi.

Dortmund'lu oyuncular Stuttgart kalesi önünde biraz daha becerikli olabilselerdi sonuç çok daha farklı olabilirdi. Ayrıca Dortmund bu maçta Sven Bender'in yokluğunu hisseti. O'nun yerine oynayan DaSilva iyi bir oyuncu olmasına rağmen Bender kadar sert bir oyuncu değil, bu nedenle Stuttgart orta sahayı zaman zaman kolay geçti. Maçla ilgili ilginç istatistikler de var. Kaleye atılan toplam şutlarda 21-7, gol pozisyonlarında ise 13-6 Dortmund üstünlüğü bulunuyor. Topla oynama oranı ve ikili mücadeleleri kazanma oranlarında da %56'lık Dortmund üstünlüğü bulunuyor. Ama sonuçta maç 1-1 berabere bitti ve her iki takım da birer puan aldılar. 80720 seyirci önünde üstün oyununa rağmen maçı kazanamadı Dortmund ve Leverkusen'in bugünkü Mönchengladbach galibiyetiyle puan farkı 11'e indi. Korkutma bizi Dortmund...

Son bir not: Maçı izlediğim kanaldaki spiker, sürekli olarak Schmelzer'e "birthday boy" dedi. Bunu yaklaşık 10 kere falan söyledi, anladık ki dün yani 22 Ocak, Schmelzer'in doğum günüymüş. 23 yaşına girdi. Doğum günü kutlu olsun.

17 Ocak 2011 Pazartesi

Adnan Polat ve GS Camiası

Şimdi, bir protesto yapıldı, ülkenin gündemi değişti, olay oldu. Yer TT Arena açılış maçı ve sadece ıslıklayarak protestoyu gerçekleştirenler tribündeki taraftarlar. Bu taraftarların oldukça büyük bir kısmı GS’ye gönül verip, Türkiye için büyük sayılabilecek miktarda parayı ödeyerek kombine almış insanlar ve GS yönetiminin davetiye göndererek stada gelmesini sağladığı GS kongre üyeleri ve onların konuklarıdır. Yani protestoyu yapanlar sadece spor alanında değil, birçok alanda Türkiye’nin en büyük camialarından biri olan Galatasaray’a gönül vermiş insanlardır. Adnan Polat’ın basın açıklamasında bahsettiği GS camiasının içinde olmayanlar değil, bizzat camianın en yürekten temsilcileridir. Peki, protesto kime yapıldı? Bir siyasi kişilik haline gelmiş kişiliksiz TOKİ başkanına, onun sahibine, ülkemizdeki siyasi diktaya ve basiretsiz başkanımsı Adnan Polat’a yapıldı.

Protesto sonrası başbakan ve kurmayları stadı terk etmiştir. Adnan Polat da stadyumu terk etmiştir. Protesto edilenlerin orada bulunmak istememesi normal karşılanabilir ama diğer kulüp başkanları stadyumu neden terk etmiştir? Her zaman protesto edilip stadyumu hiç terk etmeyen Adnan Polat neden stadyumu terk etmiştir? Islık sesleri duyulunca eyvah diye bağıran, Kanal D’nin GS’li spiker bozuntusu neden sesi kıstırmak istemiştir?

Bunların hepsinin nedeni tektir. Bu şahısların hepsi sermaye sahipleridir veya sermaye sahiplerinin önemli maşalarıdır. Güç sahibidir bu insanlar ama güçleri sadece masum halkı ezmeye yarayan insanlardır. Yoksa güçleri, değil iktidarın haksızlıkları karşısında durmaya, iktidarın şakşakçılığını yapmamaya bile yetecek kadar bile değildir. Çünkü şu anda, benim ömrüm süresince, ki çok uzun sayılmaz, gördüğüm açık ara en faşist yönetime sahip Türkiye’de yaşamaktayız. Tam da burada, ben bu blogtan başbakanın ve skandallarla dolu iktidarının yaptığı veya yapamadığı olaylarla ilgili yorumsuz uzun uzun, yorumlu buradan Bağdat’a yol olacak kadar yazı yazabilirim ama konumuz şimdilik bu değildir. Ama şunu da belirteyim, marifet duble yol yapmakta değildir, önemli olan sosyal güvencen sayesinde hak kazandığın yıllık izninde, asgari ücretinden ayırdıkların sayesinde ailenle beraber duble yolu kullanarak kafanı dinlemek için yapabileceğin en azından bir tatile gidebilmektir. Bizdeki gibi asgari ücret yüzünden bir torba kömüre muhtaç olmak değildir. Yoksa, Hitler'in Almanya'sında da binlerce kilometre otoban yapılmıştı.

Galatasaray, Türkiye’nin en büyük camialarından biridir. İş adamlarıyla, siyaset adamlarıyla, tiyatrocularıyla, yazarlarıyla, mühendisleriyle, hukukçularıyla, medya çalışanlarıyla ve diğer tüm alanlardaki önemli şahıslarıyla kocaman bir camiadır. Bu ülkede her üç kişiden en az biri Galatasaray’a gönül vermiş durumdadır ve maalesef Adnan Polat, Galatasaray Spor Kulübü’nün başkanıdır. Her zaman övündükleri Galatasaray ismine ve kendilerinden biri olan eski başkanlarına hakaret eden, kendisini TOKİ genel kurulunda zanneden, yalakaları dışındaki kişilere konuşma yapamayacak durumda olan bir TOKİ başkanının tüm söylediklerini yutmuşlardır. En başta da başkan Adnan Polat yutmuştur. Yutmamakla kalmayıp, defalarca özür dileyerek tam tabiriyle sıçıp sıvamıştır. O sözleri yutmayanlar ise Ultraslan haricinde kalan yani parayla GS’li olmayan, gönülden GS’li taraftarlardır. Sözde başkan, taraftarını ve camiasını yalakalık uğruna satmıştır.

Şimdi başkan çıkmış bir de o taraftarı fişlemekle ve cezalandırmakla tehdit ediyor. Peki ortadaki suç ne? Islıklamak. Vay be! Sen kimsin ki birilerini ıslıklıyorsun ey Galatasaray taraftarı! Bundan sonra sen de başkanın gibi, seni kötüleyen, rezil eden, aşağılayan, sana hakaret edenlere yalakalık edeceksin! Yazıklar olsun!!!! Koskoca Adnan Polat, sen ki zamanında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na aday olmuş, o gün adı AKP olmasa da her daim var olan AKP zihniyetine karşı, o dönemde aday olarak çıkmış ama bugünün şartlarından dolayı en az turizm bakanı kadar duruşunu, özünü kaybetmişsindir. Çünkü sen de sermaye sahibisindir. Kaybedecek milyon dolarların vardır. İnşaat şirketin zarar edebilir, aile şirketinizin başına Uzan’ların başına gelenler gelebilir. İktidarın gücüne karşı zaafın vardır. Öbür yandan dört elle sarıldığın Galatasaray başkanlığı koltuğunda sen otururken, Galatasaray vergi kontrollerinden geçirilebilir, kulüp zor durumda bırakılabilir. O konuda da zaafın vardır. Bunların dışında bir de karakterin vardır, onu da zaten hep beraber gördük. Hala o koltukta oturmaktadır ve oturtulmaktadır ya ben daha ne diyeyim.

İşin özüne dönecek olursak, yukarıda büyüklüğünden bahsettiğim GS camiası, GS Spor Kulübü aslında beceriksizler ve iş bilmezlerle doludur. O kadar zengin, o kadar iş adamı, o kadar diplomat GS’ye bir stadyumu yıllardır yapmayı başaramamışlardır. Eğer sen o stadı yapamazsan, sen klubü adam gibi yönetemezsen birileri gelir, güç sahibiyken bir parmak şıklatmasıyla stadyumu, hiçbir Allah lirası falan harcamadan gelir yapar, bununla hava atar, propagandasını yapar, seni de bir güzel aşağılar, üstüne de mazlum ayağına yatıp gücüne güç katar. Siz böyle beceriksiz olur, camianıza sahip çıkamayacak, elindeki gücün ve oturduğu koltuğun önemini anlayamayacak yalaka insanları başkan yaparsanız daha çok aşağılanırsınız.

15 Ocak 2011 Cumartesi

Kaldığımız Yerden Devam

Bundesliga'nın ikinci yarısı dün Dortmund'un Leverkusen deplasmanındaki 3-1'lik galibiyetiyle başladı. Maça hızlı ve etkili başlayan, özellikle Nuri'nin duran toplarıyla pozisyon bulan Dortmund'un, ayakta top tutmadan hızlı bir şekilde ileriye doğru oynama çabası Leverkusen'i biraz zorladı. Daha sonra dengeye oturan maçta ilk yarı golsüz beraberlikle sona erdi. İkinci yarıya yine Dortmund etkili başladı ve tam altı dakikada üç gol birden bularak skoru birden 3-0'a getirdi. Daha sonra kontrollü oynayan Dortmund, kalesinde birkaç tehlikeli atak gördü ve Kiessling'in golüyle maç 1-3 sona erdi.

Dünkü maçta Nuri duran toplar dışında pek etkili olamadı, hatalı pasları gözlerden kaçmadı henüz ikinci yarıya tam olarak hazır değil sanırım. Maçta iki gol atıp bir de asist yapan Grosskreutz maçın yıldızıydı. Ben şahsen Grosskreutz'un futbol yeteneklerinin üst düzey olmadığını ama fiziksel gücünü sahaya çok iyi yansıttığını düşünüyorum. O'nu takımda genellikle pes etmeyen, hep mücadele eden ve fiziksel mücadeleleri kazanan isim olarak görmek mümkündür. Ligde girdiği ikili mücadeleleri yüzde 45 gibi hücum oyuncusu için yüksek bir oranla kazanmış olması da bunun bir göstergesidir. Ayrıca Dortmund doğumlu olup, bizim mahallenin çocuğu olması ve hep savaşması onun çok sevilmesini sağlıyor. Dün de benim, onun yetenekleri konusundaki düşüncelerime nispet yapacak şekilde oynaması beni de şaşırttı. Bir diğer öne çıkan isim ise Dortmund'un en genç oyuncularından Mario Götze oldu. Oynadığı etkili oyunu bir de golle süslemeyi başardı. Maçta Bayer Leverkusen takımından da bir oyuncu dikkatimi çekti. Defansın önemli isimlerinden Friedrich maç boyunca adeta döküldü ve mağlubiyette önemli bir rol oynadı. Ayrıca iki takımın orta sahasında oynayan Bender kardeşlerden de Sven Bender ikizinden ilk yarıda kaybettiği maçın öcünü almış oldu.

Shinji Kagawa Asya Kupası'ndayken ve Lucas Barrios ilk onbir başlamamışken üstüne Nuri de çok iyi bir performans sergilememişken Leverkusen deplasmanında maç kazanmayı bilen Dortmund'da gerektiği zaman başka oyuncuların sahne alması Dortmund'u her geçen gün daha da durdurulamaz bir takım haline getirecektir.

13 Ocak 2011 Perşembe

Şampiyonluk Yürüyüşü Başlasın

Bundesliga'da sezonun ikinci yarısı yarın Bayer Leverkusen - Borussia Dortmund maçıyla başlıyor. Ligin ilk yarısında harikalar yaratan lider Dortmund'un ikinci yarıdaki performansının nasıl olacağını çok merak ediyorum.

Bundesliga'da Dortmund'u bu sezon bir ihtimal zorlayabilecek 2 takım olduğunu düşünüyorum. Bunlardan birincisi liderin en yakın takipçilerinden Bayer Leverkusen, diğeri ise beni her zaman korkutan Bayern Münih. Bayern'in durumu pek iç açıcı olmasa da liderle puan farkı 14 olsa da seri galibiyetler yakalayıp şampiyonluğa asılacaklarmış gibi bir korku yaşıyorum. Leverkusen de Dortmund'un diğer takipçileri arasındaki en potansiyelli takım olarak göze çarpıyor. Zaten yıllardır göze hoş gelen futbol oynuyorlar, onların da ikinci yarı performansını merakla bekliyorum.

Yarınki açılış maçı belki de Dortmund için sezonun en önemli maçı olabilir. Ligin ilk yarısını Frankfurt deplasmanında mağlubiyetle tamamlayan Dortmund ikinci yarıya da Leverkusen mağlubiyetiyle başlarsa hem moraller bozulur hem de puan farkı 7'ye iner. Yarınki maçı Dortmund kazanmayı başarırsa Leverkusen'le puan farkını 13'e çıkarır ve artık Leverkusen'in onları yakalaması çok zor hale gelir. Kısaca, Dortmund yarın en azından yenilmemeli.

Leverkusen'de Burak Kaplan dışında eksik yok. Dortmund'da ise Kehl, Kringe, Owomoyela ve Asya Kupası'ndaki Shinji Kagawa yoklar. Ufak tefek sorunları olan Weidenfeller, Barrios ve Götze ise oynayabilecek durumdalar. Yarın 21:30'da heyecan yeniden start alıyor, Dortmund'la şampiyonluk yürüyüşümüz başlıyor.

12 Ocak 2011 Çarşamba

Zvjezdan Misimovic

Galatasaray, tarihinde görmediği kadar rezil günler geçirirken birisi bana kadrosunda Misimovic'in olacağını söyleseydi kesinlikle inanamazdım. Şimdi Galatasaray tarihinin en kötü zamanlarından birini geçirirken elinde Misimovic gibi bir oyuncu bulunmaktadır ve bu oyuncu kadro dışı bırakılmıştır. Elbette bu durumun bize açıklanmayan mantıklı bir nedeni bulunuyordur yoksa mağlubiyet sonrası bir oyuncunun gülüyor veya sakız çiğniyor gibi saçma nedenlerle üstelik kadroda birçok karakter yoksunu oyuncu bulunurken kadro dışı bırakılması, ancak bizi aptal yerine koymak olabilir.

Galatasaray büyük bir takım, büyük bir camiadır ama Misimovic de küçük veya sıradan bir oyuncu değildir. Türkiye'ye Xavi, Gerard, Kaka, Schweinsteiger gibi en üst seviyede oyuncuları getiremeyeceğinize göre onların bir alt sınıfından bir oyuncu getirmek oldukça büyük bir başarıdır. Üstelik bu oyuncu kariyerinin zirvesinde, sorunlu veya sakat olmayan, takıma uyum sağladığı anda iyi oynayacağı kesin olan bir oyuncu ise yaptığınız iş alkışlanacak bir iştir. Tıpkı Fenerbahçe'nin İbrahimovic, Drogba, Villa, Torres gibi birinci sınıf bir forvetlerin hemen alt sınıfında yer alan Mamadou Niang'ı transfer etmesi gibi önemli bir iştir Misimovic transferi.

Misimovic'in Galatasaray'a transfer haberi çıktığında gerçekten çok heyecanlanmıştım. Bundesliga'nın bir sezon önceki asist kralı ve en değerli oyuncusu yıllardır orta sahada sorun yaşayan Galatasaray'a transfer olmuştu. İstatistiklerinden öte yıllardır Bundesliga'da izleyip, oyununa hayran kaldığım, şımarık olmayan, takımı için mücadele eden Misimovic Galatasaray'daydı. Hevesimiz yine kursağımızda kaldı. Üstelik hevesimi kursağımda bırakan efsane Hagi'ydi. Ben tam Balkan işbirliği beklerken, Hagi Misimovic'in ipini çekti.

Ben şahsen Galatasaray'da Hagi'nin geleceğini pek iyi görmüyorum. Gönül ister ki Hagi çok başarılı olsun, yıllarca takımın başında kalsın ama olmayacak gibi. O zaman içimden diyorum ki keşke Misimovic, Hagi tarafından harcanmasaydı da üç, beş sene keyifle Misimovic'i izleseydik. İnşallah Hagi başarılı olur da Misimovic'in gidecek olmasına duyduğum üzüntü biraz olsun azalır.

Ballon d'Or ve Xaviesta

Dünyada yılın en iyi oyuncusu ödülleri olan Ballon d'Or ve FIFA World Player of The Year 2010 yılı itibariyle birleştirildi ve artık tek bir ödül Ballon d'Or adıyla tek bir kişiye veriliyor. Bu sene bu ödülü, geçen sene olduğu gibi Lionel Messi kazandı. 2009 yılında, sezonu 6 kupa ile kapatan Barcelona'nın süper yıldızı ödülü sonuna kadar hak etmişti. Fakat bu sene ödülün Messi'ye verilmesi bazı tartışmaları beraberinde getirdi. En azından ben ödülün Messi'ye verilmesini sonuna kadar tartışırım.

Dünyada yılın oyuncusu ödülü dünyanın en iyi oyuncusu ödülü değildir. İlgili yılın en iyi performans göstermiş oyuncusuna verilen ödüldür. Eğer öyle olmasaydı, dünyanın en iyi oyuncusu sayılmayan bir futbolcunun bu ödülü alması imkansız olurdu ki bu durum pek de adil olmazdı. Bu seneki seçim de pek adil olmamıştır, zira yılın en iyi performansını kesinlikle Messi göstermemiştir. Bunun yanı sıra son yıllarda dünya kupasının düzenlendiği senelerde ödül biraz da haklı olarak dünya kupasını kazanan takımın en önemli oyuncusuna verilmekteydi. Mesela 1998 yılında Zinedine Zidane, 2002 yılında gerçek Ronaldo, 2006 yılında Fabio Cannavaro bu ödüle layık görülürken, 2010 yılında ödül dünya şampiyonu bir İspanyol yerine İspanya şampiyonu Barcelona'nın en çok gol atan oyuncusu olan Lionel Messi'ye verilmiştir. Aynı Barcelona'da 2010'da dünya şampiyonu olan yaklaşık 10 oyuncu varken ödül Arjantinli Messi'nin olmuştur. Barcelona ve İspanya takımlarının en önemli parçaları olan Xavi ve İniesta ise 2. ve 3. sırayı almak durumunda kalmıştır.
Xavi'nin ve İniesta'nın hakkı yenmiştir. Hakkı yenen bir de Wesley Sneijder ismi var ki o konuya değinmek istemiyorum. Xavi ile İniesta hem Barcelona'da hem de İspanya milli takımında ayrılmaz bir bütündürler. İkisi o kadar bütündürler ki onların adı Xaviesta'dır. O kadar bütündürler ki biri ödülü alsa öbürüne ayıp olacaktır. Aslında ikisinden birine karar vermek zorunda olunmasından dolayı birbirlerinin oylarını bölmüşlerdir ve ödül Messi'ye gitmiştir. Xavi yine bir Barcelonalı asilliği göstererek mütevazi bir şekilde Messi'nin ödülü hak ettiğini söylemiştir ama işin aslı malesef öyle değildir. Ödülün gerçek sahibi Xaviesta'dır. Hiç olmadı, ödülün sahibi Xavi veya Iniesta'dır. Fakat hayat her zaman iyileri ödüllendirmemektedir.

Xavi ve Iniesta'nın oylarının bölünmesinin yanı sıra, 136 ülkenin teknik direktörleri ve takım kaptanlarının oylarıyla seçilen Altın Top sahibinin Messi olmasının nedeninin iyi anlaşılması için Emre Belözoğlu gibi milli takım kaptanlarının olduğu gerçeği akıllardan çıkarılmamalıdır.

Son olarak FIFA Puskas yılın en güzel golü ödülünü Türkiye formasıyla Kazakistan'a attığı müthiş golle kazanan Hamit Altıntop'a da tebriklerimi iletmeyi bir borç bilirim.

19 Aralık 2010 Pazar

Konyaspor 0-1 Galatasaray


Bu sezon futbola dair bize hiçbir şey göstermeyen Galatasaray hakkında çok uzun bir aradan sonra yazıyorum. Az önce Konyaspor-Galatasaray maçını izledim. Sakat ve cezalı oyuncuların bolluğundan Hagi'nin elinde kadro kurma açısından fazla bir alternatif bulunmuyordu. Galatasaray sahaya öyle bir onbirle çıktı ki Barcelona deplasmanında fark yememek için maça çıkan bir takım gibiydi. Defansın göbeğinde Servet ve Gökhan Zan, sağ bekte Neill, sol bekte ise nihayet formasına kavuşan Çağlar. Önlerinde üç defansif ortasaha Ayhan, Cana ve Hakan Balta ki biri ortasaha oyuncusu bile değil. İleri üçlüde ise futbol oynamayı unutmuş Serdar Özkan, emektar Harry Kewell ve A2 takımından Anıl Dilaver. Bu arada kalede kesik yiyen Ufuk yerine de Aykut sahadaydı. Galatasaray sahaya tam 7 defans, 1 kaleci ile çıkmıştı. İleride ise A2 takımından genç bir oyuncu, Serdar Özkan ve Harry Kewell. Evet kabus gibi bir kadro. Yüz yıl top oynasalar gol atmaları mümkün değildi.


Maçtaki oyun yine rezaletti. Galatasaray'da sırf düzgün mücadele ederek sahada göze batan 3 oyuncu vardı: Cana, Çağlar ve Neill. Takımın geri kalanı ise saç baş yoldurmaya devam etti. Defansın göbeği yine tel tel dökülürken, Serdar Özkan ve yerinde oynamayan Hakan Balta oyunu adeta baltalarken 10 saniye içerindeki 4 güzel pasla golü bularak 3 puani almak ve devereyi galibiyetle kapatmak ancak bir mucize olarak adlandırılabilir. Maçın tek golünü atan 1990 doğumlu Anıl Dilaver de umuyorum ki Konya deplasmanında 4 sene önce gol atıp bunun ekmeğini 4 sene yiyen, kendine en ufak bir artı katamayan Aydın gibi değilde, daha önce kendisi gibi 66 numaralı formayı giyerek parlamış Arda gibi bir performans sergiler.

Nihayet devre arasına attı kendini Galatasaray. Bu devre arasında neler olacak hep beraber göreceğiz ama şunu kesinlikle söylemek gerekiyor ki Galatasaray'ın işi çok zor. İnşallah gerekenler yapılır ama benim bu konuda en ufak bir umudum yok.

16 Aralık 2010 Perşembe

Mats Hummels Bayern'e?


Borussia Dortmund, Bundesliga'da müthiş bir sezon geçirirken diğer kulüpler de Dortmund yıldızlarına kanca atmaya devam ediyor. Lucas Barrios'un Real Madrid'in gündeminde olduğu söylentilerinden sonra Bayern Münih'in Dortmund'un genç stoperi Mats Hummels'i geri almak istediği iddiaları ortaya atıldı. Dortmund'da Sırp Neven Subotic ile çok iyi bir uyum yakalayan ve Alman milli takımına kadar yükselen Hummels, Dortmund'a 2008 yılında Bayern'den kiralık olarak gelmişti. Ertesi yıl bonservisi Dortmund tarafından alınan Hummels'in sözleşmesi 2013'e kadar sürmesine rağmen sözleşmesinde özel bir madde olduğu ve 8 milyon avro karşılığında geri alınabileceği iddia ediliyor. Bayern defansının göbeğinde oynayan Demichelis ve Van Buyten'in ilerleyen yaşları nedeniyle Hummels gibi genç, kafa toplarına hakim ve defanstan top çıkarmasını bilen bir defans oyuncusu Bayern'in tam aradığı bir defans olabilir.


Bu arada bugün Hummels'in doğum günüydü. 22 yaşını bitiren Hummels'e "zum Geburtstag viel Glück" demeden geçemeyeceğim.

Lucas Barrios ve Real Madrid


Son günlerde İspanya basınında Real Madrid'in, Dortmund'un Arjantin asıllı Paraguaylı yıldızı Lucas Barrios'un peşine düştüğü haberleri çıktı. Ocak ayında başlayacak transfer döneminde sakatlığı bulunan Gonzalo Higuain ve istikrarsız Karim Benzema'ya alternatif bir ismi kadrosuna katmak isteyen Madrid'in Barrios için 15-20 milyon avro civarında bir parayı gözden çıkardığı söyleniyor. 26 yaşındaki Barrios Madrid'in ilgisiyle gururlandığını söylerken, Dortmund'un patronu Watzke, Barrios'u bırakmayacaklarını 2014'e kadar sözleşmesi olduğunu hatırlatıyor. Bakalım Bundesliga'da şampiyonluğa koşan Dortmund, takımın en önemli yıldızlarından, sistemin Nuri ile beraber en önemli parçası olan Barrios'u gönderecek mi.

Çıkan bu haberle ilgili Jürgen Klopp'a fikrinin sorulması üzerine bu konunun kendisini hiç ilgilendirmediğini söylemesi ise Almaya'daki sportif direktör ve teknik direktör görevlerinin nasıl algılandığının en güzel örneklerinde biri olarak göze çarpıyor. Daha sonrasında ise Bundesliga'da bazı oyuncuların Barcelona'da olmasa da Real Madrid'de oynayabilecek kapasitede olduğunu sözlerine ekliyor.

Haberler ne derece doğrudur, Dortmund Barrios'u satar mı satmaz mı bilmem ama Barrios Real'e gidip de kalbimizde sevilmeyenler tarafına geçmez inşallah.

Sevilla - Borussia Dortmund


Bazen çok isteseniz de şanssızlık yakanızı bırakmıyor. Dortmund'un bu seneki UEFA Avrupa Ligi macerasının genel değerlendirmesi budur. Dünkü maça kadar, Dortmund grubun diğer iddialı takımları PSG ve Sevilla ile yaptığı maçlarda, güzel oyununu biraz şanssızlık biraz da beceriksizlikle skor avantajına çeviremedi.

Dün de kazanmak zorunda oldukları Sevilla deplasmanında canla başla uğraştılar ama olmadı. Daha maçın başında öne geçmelerine rağmen Sevilla'nın 4 dakikada bulduğu iki golle geriye düştüler. Dört dakikalık konsantrasyon eksikliği yetti Dortmund'un elenmesine. İkinci yarının başında durumu eşitlediler ama sonrasında gol sesi çıkmadı. Sevilla biraz tecrübesiyle biraz da sert oyunuyla gruptan çıkmayı başardı. Dortmund ise Bundesliga'da fırtına gibi estikleri bir sezonda Avrupa Ligi gruplarında topladığı 9 puana rağmen Sevilla'nın bir puan arkasında kaldı.

Bundesliga'nın, 16 hafta sonunda en yakın rakibine 11 puan fark atan, en çok gol atan ve en az gol yiyen, +30 averajıyla göz kamaştıran takımı Dortmund'un, güzel geçirdiği bir sezonda Avrupa kupalarından bu kadar çabuk elenmesi üzücü olsa da Bundesliga'da yarattığı etkiyi sürdüreceğinden şüphem yok.

21 Ekim 2010 Perşembe

Yarım Akıllılar ve Sığırlar

Bir süredir blogu ihmal etmiştim ama sonunda yazmaya fırsatım oldu. Aslında bu tabir çok da doğru değil. Yazmaya fırsatım olmuştu geçen hafta ama elim klavyeye gitmedi bir türlü. Galatasaray maçlarını izledikçe futboldan soğudum resmen ve bu durum da bloga yansıdı. Buraya Borussia Dortmund hakkında bir sürü yazı yazmış olmamın bir nedeni de Galatasaray'ın bu kötü durumudur. Her zaman çok sevdiğim Dortmund, bu sene güzel oyununa geçen sene kaldığı yerden devam edince beni futbola bağlayan en önemli değer olarak ortaya çıktı. Bu da bloga yansıdı tabi. Fakat her şeye rağmen bir Galatasaray yazısı yazmak boynumun borcudur. Zaten yazmadan da duramıyorum.

Hayatımda izlediğim en kötü maçlar arasında - ki buna sıradan okul takımı maçları da dahil - kesinlikle ilk üçe girebilecek bir maçtı Karabükspor maçı. Futbola dair hemen hemen hiçbir şey yoktu sahada. Maçta benim açımdan zevkli olan olan tek şey sıradan bir oyuncu olan Emenike'nin milli takım stoperlerinden Gökhan Zan'ı her defasında rezil etmesini izlemekti. Gökhan Zan'ın değil Galatasaray, değil milli takım çok sıradan bir Anadolu takımında bile oynayamayacağının kayıtlı belgesiydi bu maç. Gökhan Zan, Emenike ikilisi dışında, Galatasaray'ın ilk şutunu ikinci yarının ortalarında çekmiş olması ve patates tarlasından daha beter olan saha zemini maçtan aklımda kalanlar oldu. Galatasaray'ın felaket oyununu maçın başlarında kötü zemine bağlamaya çalıştım ama kötü oyunun nedeninin saha zemini olmadığını sahadaki mücadelesizliği görünce anladım. Galatasaray'da oynayan 11 oyuncu sahaya resmen oynamamak için çıkmışlardı ve ben futbol adına utandım.

Karabük maçının ardından Ankaragücü maçı vardı ve sahada gördüğümüz Galatasaray yine aynı kötü Galatasaray'dı. Mücadele etmeye çalışan bir, iki oyuncu dışında takımın geri kalanı yokları oynuyorlardı. İşte bu maçtan sonra bir şeyden iyice emin oldum. Sorun Franck Rijkaard ve Neeskens'te değildi. Aslında böyle büyük bir futbol adamlarından şüphe etmek zaten bana yakışmazdı ama insan bu derece kötü oyunu görünce her şeyden şüphe eder oluyordu.

Galatasaraylı oyuncular sazı yine ellerine almış, kulübü kendi istekleri doğrultusunda yönetmeye çalışıyorlardı. Peki sizce bizim yarım akıllı futbolcularımız bir kulübü bu kadar kolay yönetebilirler mi? Eğer kulübün başkanı futboldan öte ekonomik yatırımlar peşinde ise ki bu bir başkan için normal sayılabilir ve futbol şubesini maalesef kulübe kene gibi yapışmış bazı sığırlara emanet etmişse, bizim beyinsiz topçularımız da kulübü pekâlâ istedikleri gibi yönetirler. Sonunda bir şekilde oyuncuların istediği oldu ve yönetimin daha iki hafta önce her zaman arkasındayız dediği Rijkaard günah keçisi ilan edilip, gönderildi.

Böylece Galatasaray total futboldan nasibini alamadan, güzel bir sistem oturtamadan sadece günü kurtarmaya yönelik bir adım atmış oldu. Geçtiğimiz 10 sene boyunca tekrarlanan gelsin oyuncular, gitsin oyuncular, gelsin teknik direktörler, gitsin teknik direktörler devri devam ettirilmiş oldu. Gereksiz yere harcanacak milyon avrolar, sinirleri bozulacak taraftarlar ve sinirlerimizi bozmaya devam edecek yöneticiler bizleri beklemektedir. Bir de Türk Telekom Arena'ya bu yarım akıllı, karaktersiz oyuncularla gitmek zorunda kalmanın verdiği acı yanımıza kâr kalacaktır.

3 Ekim 2010 Pazar

Dortmund, Bayern, Nuri, Hiddink

Çok fazla yazdım Dortmund hakkında o yüzden yine maç yorumu falan yapmayacağım. Sadece dikkatimi çeken şeylere değineceğim. Dortmund kendi evinde Bayern'i 2-0'la geçerken sahada yine harika bir mücadele örneği sergiledi. Dortmund an itibariyle Bundesliga'da 5 golle en az gol yiyen takım ve 18 golle lider Mainz'la beraber en çok gol atan takım. Aman nazar değmesin.

Peki Hiddink'in tribünde ne işi vardı? Evet, ben de şaşırdım ama Hiddink, yardımcısı Erdal Keser'le beraber Signal Iduna Park'ta bu zevkli mücadeleyi izlemeye gelmişlerdi. Acaba gerçekte hangi amaçla izliyorlardı maçı? Maçın zevkli geçeceğini duyup, güzel bir maç izlemek için mi ya da Borussia Dortmund'un yıldızlarından ve milli takımımızın oyuncularından Nuri Şahin'i mi izlemeye gelmişlerdi? Yoksa 8 Ekim'de Almanya ile yapacağımız maç öncesi Bayern'de oynayan Alman milli oyuncuları mı izlemeye gelmişlerdi? Erdal Keser'in ricası üzerine, kendisinin eski takımı olan Dortmund'un bir maçını mı takip etmeye gelmiş olabilirler miydi?

Hiddink'in hemen hemen hiçbir süper lig maçını izlemeye tenezül etmemesini bir yana koyarak gerçekten Nuri'yi izlemeye geldiklerini düşünüyorum. Aslında zaten Almanya'da oynayan Türk asıllı futbolcuları izlemeye ara sıra gidiyor Hiddink. Aynı zamanda Bayern'deki Alman milli oyuncuları son kez çıplak gözle izlemek için gelmişleri herhalde. Nuri bu maçta frikik golüne imzasını attı ve beni yine mest etti. Frikik öncesi tribünlerin Nuri'ye tezahüratı ve dakika 87'de Nuri'nin biraz da onu alkışlatmak için oyundan alınması sırasındaki sevgi gösterileri gerçekten çok güzeldi. Umarım Hiddink de bu oyundan Dortmund taraftarları kadar olmasa da biraz etkilenmiştir.

Ligde henüz 7 hafta tamamlandı ve Bayern Münih şu anda lider Mainz'ın tam 13 puan gerisinde. Ben yine de şampiyonluk yarışına tutunacaklarını düşünüyorum ama işleri giderek zorlaşıyor. Bu milli maç arası Robben ve Ribery'i geri getirmeyecek ama en azından bazı şeyleri düzeltmek için Bayern'e yarayabilir.

Bir parantez de bu maç özelinde Demichelis için açmak istiyorum. Teşekkürler Demichelis...

30 Eylül 2010 Perşembe

Borussia Dortmund - Sevilla


Sevdiğim iki takımın maçını izlemek için geçtim ekran karşısına. Signal Iduna Park'ta bir tarafta Borussia Dortmund bir tarafta Endülüs temsilcisi Sevilla. İki takımın son yıllardaki performanslarına bakıldığında Sevilla Dortmund karşısında daha avantajlı gözükse de durum bu sene hiç de öyle değil.

Dortmund ligdeki 6 maçının 5'ini üstüste kazanmış, Avrupa Ligi'ne de Karpaty Lviv galibiyetiyle iyi bir başlangıç yapmıştı. Sevilla ise şampiyonlar ligi ön elemesinde Braga'ya elenmiş ve lige de çok kötü bir başlangıç yapmıştı. Üstüne bir de Sevilla'daki başarısızlığın sorumlusu olarak teknik direktör görüldü ve Antonio Alvarez ile yollar ayrılıp yerine geçen sene Mallorca'da büyük başarı yakalayan Manzano'yu göreve getirildi. Aradaki form farkı rahatlıkla görülebiliyordu. Bir klişe olan, aslında bahisçiler tarafından sıkça kullanılan teknik direktör değiştiren takımların ilk maçlarını galibiyetle kapatmaları istatistiği Dortmund karşısında Sevilla'nın tek avantajı olarak gözüküyordu.

Maça Dortmund yine her zamanki dinamik oyunuyla başladı. İleride alan daraltan ve adam kovalamaktan öte her topa ayak sokmaya çalışan, kanatları beklerin etkili bindirmeleriyle iyi kullanan bir takım vardı sahada. Sevilla ise ayağa top yapmaya çalışsa da etkili pres karşısında kendi sahasından çıkmakta zaman zaman zorlandı. Dortmund fırsatları harcarken ilk yarının uzatma dakikalarında Sevilla duran toptan golü buldu ve soyunma odasına 1-0 önde gitmeyi başardı.


İkinci yarı istekli arzulu bir Dortmund vardı ama daha 50.dakikada Schmelzer ikinci sarı karttan atılınca işler Dortmund için iyice zorlaştı. 10 kişi kalan rakibi karşısında Sevilla skor olarak önde olmanın da avantajını kullanarak hem tempoyu düşürdü hem de ayağa daha iyi pas yaparak Dortmund'un fizik gücü avantajını ortadan kaldırmaya çalıştı. Dortmund yine de önemli pozisyonlar yakaladı. Hatta bir topu direkten döndü ve bir topu da kale çizgisinden çıkarıldı. Sonuçta beraberliği sağlayamayarak sahasında 1-0 yenildi. Dortmund eğer maçı 11 kişi tamamlasaydı veya o kadar erken on kişi kalmasaydı çok daha güzel bir futbol sergileyeceğinden eminim. Belki yine yenilecekti ama üst düzey fizik gücü ile rakibine çok büyük bir baskı yapacaktı.


Maçla ilgili en çok dikkatimi çeken şeylerden biri Sevilla teknik direktörü Manzano'nun, takımı önde olmasına rağmen sürekli 2 hücumcusunu oyunda tutmasıydı. Sevilla iki hücumcusu sayesinde ileride baskı yapıp Dortmund'un oyun kurmasına izin vermediği gibi, Subotic ve Hummels gibi ayağı iyi top yapan iki stopere de baskı yaparak onların ileri çıkmasına izin vermedi. Böylece Dortmund'un, oyunu Sevilla yarı sahasına tam olarak yıkmasını engellemiş oldu. Diğeri ise Nuri'nin müthiş kesmeleriydi. Maç boyunca Nuri sahanın her yerinden ceza sahasına etkili ortalar kesti ve Dortmund bu ortalarla etkili oldu. Her topun Nuri'ye verilmesi ve Nuri'nin oyun zekasını sahaya yansıtması maçı gerçekten keyifle izlememi sağladı.

Dortmund yenildi ama seyircisi yine her zamanki gibi harikaydı. Takıma olan sevgileri sonsuz. Zaten öyle olmaması söz konusu değil çünkü Dortmund sahada gerçekten savaşıyor, yüreğiyle ve aklıyla oynuyor. Bu maç sadece bir kazaya kurban gittiler ya da klişe dediğimiz istatistik gerçekten de işe yarıyor.

21 Eylül 2010 Salı

Messi ve Ujfalusi

Oldum olası sevememişimdir Ujfalusi'yi. Hani kasap tabiri vardır ya, yıllardır izlerim Ujfalusi'yi ve bu tabiri ona çok yakıştırırım. Sahada her an pislik yapmaya hazır halde bekler. Neyse ki pazar akşamı Messi, Ujfalusi karşısında şanslıydı ve bu darbeyi çok büyük bir hasar almadan geçiştirmeyi başardı. Sadece 2 maç sahalardan uzak kalacakmış. Tanrı Messi'yi korudu ve hep korusun...

19 Eylül 2010 Pazar

Dortmund Rüzgarı


Ruhr derbisinde yine kılıçlar çekildi ama sahada sadece bir savaşçı vardı. Maçın ilk düdüğüyle beraber Dortmund fırtınası başladı. Orta sahayı Bender, Nuri ikilisiyle ele geçiren Dortmund yaptığı presle Schalke'yi sahasından çıkarmadı. Kaptığı her topta etkili ataklar üreten Dortmund henüz 20-25 dakikalık sürede yaklaşık 5-6 gol pozisyonuna girmişti bile.

Jürgen Klopp'un takımı her zaman fizik olarak çok iyi durumda ama bugün Schalke karşısında müthiş bir fiziksel güç gösterdiler. Sahanın her köşesinde her an müthiş pres yapıp, her topa ayak sokarak Schalke'nin tüm oyun planını bozdular. Nuri, Bender ikilisine zaten Rakitic, Kluge ikilisinin karşılık vermesi mümkün değilken bir de Kagawa'nın ortasahaya yardımıyla Dortmund 20.dakikada 1-0 öne geçti. Maç o zamana kadar 3-0 bile olabilirdi.


Schalke'nin sol beki Sarpei maç boyunca karşısındaki dinamik Dortmund oyuncularına karşı koyamadı ve Dortmund kanat oyuncularının da oyuna etkisiyle Schalke'yi sahadan sildi. Dortmund sağ kanadı o kadar etkiliydi ki Magath kendi sol kanadındaki iki oyuncuyu da değiştirmek zorunda kaldı ama iş işten geçmişti. Maç boyunca dikkat ettiğim bir başka konu ise Dortmund'un Nuri'nin kullandığı duran toplarda hep etkili olmasıydı. Özellikle Subotiç ve Hummels duran toplarda rakibi çok zorladı. Bu arada 2. golde Subotiç'in Kuba'ya yolladığı uzun pas, bir stoperin ayağının düzgün olmasının ne kadar büyük bir artı olduğunun en güzel göstergesiydi.

Maç genelinde Schalke'nin topla oynama yüzdesi daha yüksek olsa da yan pas yapmaktan daha öteye gidemediler. Maçta bir ara kornerlerin 8-0 Dortmund lehine olması Dortmund'un etkili oyununun en önemli göstergelerinden biriydi. Özellikle Kagawa'nın oyundan alınıncaya kadar çok iyi bir maç çıkardığını ve Schalke'yi çok zorladığını söylemek lazım. Schalke'de ise kaleci Neuer takımının eniyi oyuncusuydu ve farkın artması engelleyen en önemli etkendi. Bir parantez de Nuri için açalım. Yine takımın lideri durumundaydı ve oldukça iyi bir maç çıkararak Hiddink'e selamı çaktı.


Ruhr derbisine yakışır bir mücadele oldu ve sonuçta Schalke 4.hafta sonunda da puanla tanışamadı. Dortmund ise yükselen form grafiğiyle 3.sıraya yerleşti. Magath'ın işi zor gibi görünüyor.

Dikkat Derbi Çıkabilir!


İlginizi çekebilecek 19 Eylül pazar gününe özel birkaç derbiyi paylaşmak istedim. Özellikle Almanya'dakiler çok ilgi çekici. Ayrıca araya tanıdık bir İstanbul derbisi sıkıştırdım.

16:30 St.Pauli - Hamburg
18:30 Schalke 04 - Dortmund
20:00 Fenerbahçe - Beşiktaş

Herkese iyi pazarlar...

14 Eylül 2010 Salı

Kötü Futbol, Üç Puan


Yine bir Galatasaray maçı ve aynı senaryolar. Aynı aksaklıkları görmek artık benim canımı sıkmaya başladı. Türkiye'nin büyük takımı Galatasaray'ın iki pas yapamaması, kendi sahasında deplasmanda oynuyormuş izlenimi vermesi oldukça düşündürücü. Takımın sisteminden veya taktiğinden bahsetmek neredeyse imkansız çünkü saha içindeki kargaşada ne taktik kalıyor ne de sistem.

Yeni iki transferin gelişiyle ve yabancıların sakatlıktan dönmesiyle, daha önce aynı kanatta bir arada hiç oynamamış ikililer vardı sahada. Insua ile Kewell sol kanatta, Ali Turan ile de Elano sağ kanatta hemen hemen hiçbir kanat organizasyonu gerçekleştiremediler. Kanatların çalışmamasının yanında bir de pas yapmaktan aciz Servet, Mustafa Sarp, Ayhan üçlüsü de sahadaki yerini alınca
her zamanki gibi futbol oynamamak için her türlü şart oluşturulmuş oldu.

Galatasaray'ın geçtiğimiz sezondan bu yana devam eden defanstan top çıkaramama sorunu, daha başına çok iş açacak gibi. Bu bölgeye gereken transferlerin yapılmaması, iki sezondur yapılan güzel transferlerin gölgede kalmasına, hatta takımdaki diğer oyuncuların performanslarının da düşmesine neden oluyor. Bir futbol takımının belki de en önemli yeri olan orta sahanın göbeği, Galatasaray'da kale ile beraber en zayıf bölge. Fakat Ufuk'un zamanla gerekli gelişmeyi göstereceğini ve oynadıkça kalede güven vermeye başlayacağını düşünüyorum.

Misimoviç'in takımla henüz üç antrenmana çıkmış olması ve ilk defa forma giyiyor olması tabi ki onun hakkında bir yorum yapmayı çok gereksiz kılıyor. Takımın geri kalanı ise hemen hemen aynı çizgilerini sürdürüyorlar. Henüz form tuttukları söylenemez. Burada Harry Kewell'a bir parantez açıp, onun dün sahadaki en istekli, hareketli oyuncu olduğunu söyleyebilirim.

Galatasaray'da işler pek iyi gözükmüyor. Şimdilik büyük takım olmanın verdiği avantajla ve biraz da şansıyla yoluna devam ediyor. Umarım en kısa zamanda Galatasaray'dan futbola dair bir şeyler görebiliriz.

8 Eylül 2010 Çarşamba

Türkiye 3 – 2 Belçika

Aslında maç için söylenecek şeyler artık klişe olmaktan öteye gidemiyor. Hiddink ile yakalanan hava ve liglerin başlamasıyla beraber oyuncularımızın yükselmeye başlayan form grafikleri dünkü maçı bize kazandıran en önemli etkenlerdir. Aslında milli maçlarda görmemiz gereken sürekli aynı futbol anlayışıyla ve benzer futbol sistemleriyle oyanayan bir milli takımdır. Böylece biz her milli maç öncesi acaba bugün milli takımımız nasıl oynayacak diye düşünmeyeceğiz. Sanırım bu durum Hiddink yönetiminde bir süre sonra iyice oturacaktır.

Defansımızın göbeğinde Servet ve Ömer gibi iki stoperi olmasına rağmen dünkü maçta yine duran toplarda ve yan toplarda oldukça zorlandık. Demek ki bizim defanslarımız ve oyuncularımızın pozisyon bilgisi zayıf ve Hiddink en kısa zamanda, bir şekilde bu sorunu çözmeli. Avrupa’nın üst düzey liglerinde oynayan oyuncularına rağmen bizim ayarımızda olmayan Belçika’ya kendi sahamızda bu zaafımız nedeniyle neredeyse puan kaptırıyorduk. Açıkçası maç öncesi daha baskılı oynayan bir milli takım görmeyi bekliyordum ama bunun olmayışını da yeni hoca ve sisteme bağlamak istiyorum.

Milli, takımımızda yapılması gerek en önemli işlerden biri kadronun gençleştirilmesidir. Hiddink’in de bu iş için iyi bir seçim olduğunu düşünüyorum. Fakat ilk onbirde Nuri ve Necip gibi iki genç oyuncumuzun olmayışı benim de biraz aklımım karıştırdı. Aurelio belki de görevini başarıyla yapmakta ama kendi sahamızda normal bir rakiple oynarken, Bundesliga’nın en önemli orta saha oyuncularından biri haline gelmiş olan Nuri’yi oynatmak pek de zor olamasa gerek. Aynı şekilde ligde iyi bir çizgi yakalayan Necip de kadroda kesinlikle düşünülebilecek bir oyuncudur. Fakat her şeye rağmen Hiddink’in bir planı olduğu ve bu iki oyuncuyla ilgili bizim göremediğimiz bir sorun olduğu ortadadır. Belki takımla şimdilik uyumsuz oluşları, belki performanslarının sezon başı olması nedeniyle (özellikle Nuri için söylüyorum) henüz yeterli olamaması gibi durumlar söz konusu olabilir. İlerleyen zamanda mutlaka bu iki oyuncu da milli takımda gereken süreyi ve görevi alacaklardır.


Alınan galibiyet ve bir hafta içinde oynadığımız iki maçı kazanamama hastalığımızı bu sefer yaşamamış olmamız çok sevindirici. İyi bir kadroya ve hocaya sahibiz. Hedeflerimiz ve beklentilerimiz her zamanki gibi oldukça büyük ve her şeyin daha iyi olacağına inanmamak için pek de bir neden yok.

En Büyük Kim?

Dünyanın hemen her ülkesinde ilgiyle takip edilen sporlardan biri olan futbol ülkemizde de en popüler spor olarak göze çarpıyor. Birbirini hiç tanımayan ve belki de başka hiçbir amaç uğruna bir olamayacak milyonlara aynı duyguları hissettiren, tribünlerde toplanan on binleri aynı amaç uğruna bağırtan futbol, 90 dakikalık sürede en sakin insanı bir canavara dönüştürebilecek, farklı ekonomik ve sosyal sınıflarda bulunan insanları sadece büyüsüyle aynı seviyeye getirebilecek kadar güçlüdür. Bunu sağlayan futbol aynı zamanda izleyenler için oldukça da kolay bir spordur. İşte bu bütünleştirici duygu ve futbolun yapısındaki basitliktir futbolu bu kadar popüler kılan.


Her ne kadar günümüzde futbol endüstrileşmiş, farklı ekonomik sınıflara farklı ayrıcalıklar tanıyan bir sektör haline gelmiş olsa da yine de en vazgeçilmez sosyal aktivitelerden biridir izleyenler için. Taraftarı olduğu takımla adeta beraber yaşamak, kendini takımın bir parçası gibi hissetmek ve takımını sahiplenmek duygusu milyonların futbola kolayca bağlanmasını sağlamaktadır. Fakat bu sahiplenmenin getirmiş olduğu kötü de bir yan vardır. Hemen hemen her taraftar, taraftarı olduğu takımın en büyük takım olduğunu düşünmek gibi bir alışkanlığa sahiptir. Bu durum kişinin takımına duyduğu sevgisinin doğal bir sonucudur. Sevgiliyi en güzel insan gibi görmek, anneyi dünyanın en iyi annesi olarak görmek gibi bir şeydir aslında bu. Bu alışkanlık kendi haline bırakıldığında pek zararlı olmayan bir alışkanlıktır. Fakat kendi takımının en büyük olduğunu karşıdaki insana da kabullendirmeye çalışmak takım tutan fanatik taraftarların hemen hepsinin sahip olduğu kötü alışkanlıklardan biridir.


Ülkemizde üç büyükler olarak tabir edilen takımların taraftarları her platformda kendi takımlarının daha büyük olduğunu savunur ve bunu bazı temellere dayandırarak karşıdaki kişiye de bunu kabullendirmek isterler. Fenerbahçe’nin güzel stadı ve parasal gücü, ünlü yıldızları, Galatasaray’ın karizması, uefa kupası, süper kupası, Beşiktaş’ın büyük taraftarı, sempatikliği gibi iddialar en büyük olma tezinin temellendirilmesine ortaya konulan en popüler nedenlerden bazılarıdır. Peki bu temellendirmelerle kim rakip takımın daha büyük olduğunu kabul etmiştir? Hiç kimse. Bir Karşıyakalı’ya da sorsanız, bir Eskişehirspor taraftarına da sorsanız onlar için en büyük takım kendi takımlarıdır. Birisinin gözünde en büyük takım olmak sportif başarılarla, taraftarların fanatikliğiyle, ekonomik güçle açıklanabilecek bir olgu değildir.


O zaman bu tartışmaları sürdürmek çok gereksizdir. Çünkü kişi ile tuttuğu takım arasında gönül bağı vardır. Gönül bağının olduğu yerde ise maddi verilerin pek de geçerliliği yoktur. Herkes gönülden sevdiği takımı desteklemeli, acısıyla üzülmeli, başarısıyla sevinmeli ve bu duyguları en yoğun şekilde yaşamalıdır. Futbol o zaman manalıdır. Kalplerde yatan takımın büyüklüğünü ne başka bir takımın kazandığı kupa ne de başka bir takımın galibiyeti azaltabilir. Bu bilinç yakalanabilirse diğer takımlara duyulan nefretle kaybedilen futbol zevki yeniden kazanılır, tutulan takım ile kurulan bağlar güçlenir ve futbol izleyenler için gerçek bir tutku haline gelir.