Peki, bundan sonra ne olur?
Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum.
Gelecek fazlasıyla sisli; herkesin elini bir şekilde atmış olduğu Ortadoğu’nun mozaiksel iç dinamiklerinin nasıl şekilleneceğini kestirmek çok zor. Olayların patlayacağını kestirmek bence – iddia edilenin aksine – zor değildi, özellikle basının bunu tahmin edebilmesi icap ederdi bence. Yazıp çizmesine gerek yok, ama kimse beklemiyordu demek çok doğru değil. Veriler zamanında doğru değerlendirilmiş olsaydı, olabilir denecek düzeyde bir şeyler tahmin edilebilirdi gibi geliyor bana. Neyse, o başka bir konu. Dedim ki, asıl bundan sonra olacakları bilmek çok zor, hatta mümkün değil.
Bir kere sadece diktayı, devrimden önce baskıyı yapanı ortadan kaldırmakla, kurtulunmak istenenden kurtulmakla iş sona ermez. Süreç noktalanmaz. Yerini neyin alacağı da çok önemlidir.
Tunus bu konuda nispeten çözümü, Bin Ali’nin başbakanı Muhammed Gannuşi’yi yerinde tutmakta buldu. Başbakan Gannuşi ve Meclis Başkanı (bu nedenle de geçici Devlet Başkanı olan) Fuad Mebaza ülkeyi seçimlere götürecekler. En azından anayasaları böyle diyor. Ancak Tunus’a geçen hafta Londra’dan bir uçak bir başka Gannuşi’yi, Bin Ali’nin en büyük muhaliflerinden İslamcı Enahda’nın (Rönesans) Lideri Raşid Gannuşi’nin dönüşü, Tunus’un başka yönlere kayabileceği ihtimalinin işaretlerini de vermekte... her ne kadar kendisinin Humeyni’ye benzetilmemesi gerektiğini, daha çok Tayyip Erdoğan’a benzediğini iddia etse de...
Mısır ise daha büyük ve daha karışık bir ülke bu noktada. Üstelik ‘süreç, İran Devrimi’ndekine çok ama çok benziyor. Bir tek Ayetullah eksik.’ Ama Ayetullah yerine geçebilecek bir ruhban sınıfı ya da onun dengi bir oluşum Mısır’da bulunuyor. Bunun da yanında, her ne kadar o kadar aşırı bir uç değilmiş gibi gözükseler de, belli bir çizginin devamı olan Müslüman Kardeşler örgütü, Mısır’daki en örgütlü muhalefeti oluşturumuş durumdalar. Tahrir Meydanı’ndaki gösterileri de onların yönettiği söyleniyor.
Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra şiddetlenerek artan Batı’daki İslam karştılığı, başta Arap Dünyası olmak üzere, tüm İslam Dünyası’nda insanların daha uç çizgilere kaymasına neden oluyor. Ilımlı İslam adı altında birtakım komik ifadeler ortaya atılarak işin ciddiyeti hafifletilmeye ve kabul ettirilmeye çalışılsa da, durum aslında hiç de öyle gözükmüyor.
Cezayir’deki ilk demokratik seçimlerin iptal edilme nedeni, aşırı uçların seçimle iktidara gelmesi olmuştu. Tunus’ta Ben Ali’yi iktidara getiren süreci, o dönem için yakın gelecekte Habib Burgiba’nın ülkesindeki istikrarı koruyamayacağı ve Tunus’ta İslamcı bir yönetimin İran benzeri bir şekilde iktidara gelebileceği endişesi başlatmış. İtalya ve Fransa gizli servisleri, her an tetikte bekleyen Cezayir’le birlikte 1987’de Başbakan Bin Ali’yle anlaşarak onu bu tehdide karşı iktidara getirmişler. Mısır’da Müslüman Kardeşler örgütünün de yasaklı olmasının başlıca nedeni, bulundukları din eksenli çizgileridir. Mısır’da iktidara gelmeleri ayrıca Enver Sedat’ın canına mal olan İsrail’le yapılan barışı da bir anda ortadan kaldırabilir. Bu yüzdendir ki, olabildiğince erken bir dönemden itibaren İsrail, büyük bir diktatör olmasına rağmen Hüsnü Mübarek’e destek verdiğini açıklamaktadır; zira Mübarek iktidarı İsrail için bu barışın garantisidir.
İşin demokrasi boyutuna gelince... Demokrasi hiçbir zaman hiçbir yere kolay kolay yerleşmez. Çalkantılı, hareketli, tartışmalı dönemlerden geçerek oluşan bir kültürdür. Günlerdir adlarını tekrar tekrar söylediğim ülkelerin hepsi dikta rejimlerle yönetilmektedir. Halkların, demokrasi için talepte bulunması bunu geliştirecek en önemli şeydir, kuşkusuz. Bu nedenle demokrasinin Ortadoğu’da ilerlemesi için Mısır’daki ayaklanmanın başarıya ulaşması şarttır. Çünkü Mısır, ‘İran ve Türkiye’yle beraber Ortadoğu’nun en önemli ülkesidir.’ Mısır’da olacak bir değişiklik, Ortadoğu’yu derinden etkileyecektir... Mısır’da Mübarek düşerse, diğerlerinin düşmesi de daha kolay olacaktır, kuşkusuz. Tüm Ortadoğu o yüzden Mısır’ı büyük bir dikkatle izliyor zaten.
Üç günlük yazımı son bir sözle noktalıyorum: Sudan’a dikkat edin. Sudan bir Çekoslovakya olacak türde bir ülke değil. Tüm yapılan açıklamalara rağmen, Afrika’nın en büyük ülkesinin kuzey ve güney diye ikiye ayrılması bana çok sakin olacakmış gibi gelmiyor. Aklınızın bir köşesinde bulunsun.
Sic transit gloria mundi
My name is Ozymandias, king of kings: Look on my works, ye Mighty, and despair! Percy Bysshe Shelley
Sudan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sudan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Şubat 2011 Perşembe
2 Şubat 2011 Çarşamba
2011'in İsyankâr Ocak'ı - II
Bahsi geçen ülkelerin hepsi ya eski bir Avrupa sömürgesiydiler, ya da bir Avrupa ülkesinin protektora/mandası altındaydılar. (Arnavutluk çok farklı, özel bir durum. Onu saymıyorum tabii ki.) Peki bu dikta rejimler nasıl iş başına geldiler ve halk bunlardan neden bu kadar nefret eder hâle geldi, tek tek bir bakalım bu ülkelere.
Tunus
İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda bir Fransız mandası olan Tunus, 1956’da bağımsızlığını ilân ettikten bir sene sonra Tunus Kralı VIII. Muhammed
el-Emin, Habib Burgiba tarafından devrildi. Bir Atatürk hayranı olduğu bilinen Burgiba, 1987’de kendisi de iktidardan ‘anayasal yollarla’ düşürülene kadar yaptığı reformlarla Tunus’u modernize etti. Bu anayasal yola olanak sağlayan şeyse, 1959 Tunus Anayasası’nın 57. maddesi’ydi. Şu anki madde Meclis Başkanı’na, Devlet Başkanı’nın ölmesi ya da görevi yerine getiremeyecek durumda olması halinde Devlet Başkanlığı yetkilerini veriyor; onun da 45-60 gün içinde ülkeyi seçimlere götürmesi gerekiyor. Büyük bir ihtimalle bu madde, 1988’de Anayasa’da yapılan değişiklikler öncesinde Meclis Başkanı değil de Başbakan’a bu yetkileri devrediyordu; zira Zeynel Abidin Bin Ali Başbakan olduktan bir ay sonra bu maddeye dayanarak, Burgiba’nın ülkeyi yönetemeyecek durumda olduğunu söyleyerek ve bunu destekleyen doktor raporları hazırlatarak Devlet Başkanı oldu. O zamandan 14 Ocak 2011’e
kadar da iktidarda kaldı. 1988 değişiklikleriyle birlikte 57. madde, yapılacak seçimlerde Devlet Başkanlığı yapan Meclis Başkanı’nın aday olmasını engellerken, ilginç bir biçimde başbakan için böyle bir engel koymamış.
Tunus 2011’e kadar tek partili bir rejime sahip, demokratik olmayan tek adayın yarıştığı seçimlerin olduğu, her türlü muhalefetin bastırıldığı, basın özgürlüğünün bulunmadığı, rüşvetin alıp başını yürüdüğü, halkının fakir, yöneten zümrenin çok zengin olduğu, Batı yanlısı bir diktatörlüktü. Bu durum özellikle Habib Burgiba zorla emekli edildikten sonra gerçekleşti.
Mısır
Dünyanın en eski uygarlıklarında birine ev sahipliği yapmış olan Mısır, Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfuzundan İngiliz İmparatorluğu’nun nüfuzuna geçmişse de, Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın soyundan gelenler Mısır Hıdivliği (ve daha sonra Sultanlığı/Krallığı) tahtında oturmayı başarmıştır. 1952’de Kral I. Faruk’u tahtından eden devrim ve bir sonraki
sene monarşinin tamamen kaldırılması, Mısır’da yeni bir dönem başlattı. Mısır, Cemal Abdül Nasır’dan Enver Sedat’ın 1981’de öldürülmesine kadar geçen sürede İsrail’le üç kere daha savaşmış ve onunla barış yapmış, Süveyş Kanalı Krizi’ni bir şekilde atlatmış, bölgesinde askeri ve diplomatik anlamda güçlü ve etkin bir ülke olmuştu; Suriye, Ürdün, Irak gibi ülkelerle çeşitli birlikler dahi oluşturmuştu. Ancak sosyal ve ekonomik sorunlarını hâlâ çözememişti. Sedat’ın öldürülmesinden sonra yerine Başkan Yardımcısı ve eski
Hava Kuvvetleri Komutanı Hüsnü Mübarek geçti. O tarihten beri ülkeyi tek başına yönetmektedir. İktidara geldikten sonra yaptığı ilk işlerden biri, ülke çapında geçerli olan bir olağanüstü hâl yasası çıkarttırmak olmuştu... bu yasa hâlâ yürürlüktedir. Tekrar tekrar kendini özgür olmayan seçimlerle seçtirerek 30 yıldır iktidarını korumakta olan 82 yaşındaki Mübarek, oğlu Cemal Mübarek’i adeta tahta geçirmeye hazırlamakta olduğu yönündeki iddialar ve bunun dışında kronikleşmiş yolsuzluk, ekonominin kötü durumu, genel olarak halkın sefaleti gibi sorunlar, Tunus’ta patlayan olaylardan cesaret alan
muhaliflerin hükümete karşı iyice ayaklanmasına sebep oldu.
Tunus gibi tek partili bir rejimle yönetilen Mısır’da iktidarın askeri bir rejim olduğu anlaşılıyor. Mısır’da asker çok büyük bir nüfuza sahip. Basın özgürlüğü de dahil pek çok temel hak ve özgürlük, 1981’de çıkatılan olağanüstü hâl yasasıyla askıda bulunuyor. Sorgusuz sualsiz bir kişi göz altına alınabiliyor, tutuklanabiliyor, hapse atılıp işkence görebiliyor. Her türlü muhalefet sert bir biçimde bastırıldığından, hali hazırda yasaklı olan Müslüman Kardeşler dışında bir örgütlenmiş muhalif yapı Mısır’da yok. Ancak Mısır'da, Ortadoğu’daki pek çok Arap ülkesinin aksine, en bilinen ikisi eski BM Genel Sekreteri Butros Butros-Gali ile eski Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Başkanı ve Mübarek iktidarına muhalif (hatta muhtemel bir müstakbel Mısır Devlet Başkanı) Muhammed el Baradey olan iyi yetişmiş insanlar bulunuyor. Yine Tunus gibi son derece fakir yaşayan bir halk mevcut. Zaten Tunus’ta da, burada olduğu gibi isyanın temel patlama sebebi işsizlik ve parasızlık. Bundan önceki son büyük ayaklanma Ocak 1977’de Enver Sedat’ın IMF ve Dünya Bankası politikaları çerçevesinde, halka ekmek vb temel gıdaların sübvansiyonunu kesmeye kalkması üzerine patlamış, iki gün sonra hükümetin geri adım atmasıyla ayaklanma son bulmuştu.
Yemen
Yemen, bölgedeki en ilginç ülkelerden birisi. Şu anda Arap Yarımadası’ndaki tek cumhuriyet rejimi olmasının yanında, bugünkü Yemen’in kuzey ve güneyinde iki farklı oluşum bulunuyordu: Kuzey Yemen’de Osmanlı’dan 1918’de bağımsızlığını ilân eden Mütevekkil Yemen Krallığı bulunuyordu. Güneydeyse İngiliz protektorası Aden vardı. Yemen Krallığı 1962’de bir askeri darbeyle monarşinin devrilmesiyle Yemen Arap Cumhuriyeti’ne dönüştü (yani Kuzey Yemen). Cumhuriyetçilerle kralcılar arasında 1970’e kadar geçirdiği iç savaş sonunda kralcılar savaşı kaybettiler.
İngiliz protektorasında ise durum çok daha ilginçti, çünkü aşağı yukarı Kuzey’de krallık çökerken, Güney’de birtakım kısa ömürlü federasyonlar kuruldu, ama sonunda 1970’te Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne, yani tek partili, komünist, Çin ve Sovyetler Birliği destekli ve ekseninde bir devlete dönüştü. 1985’te patlayan iç savaşta binlerce kişi öldü, ama sonunda 1990’da, Avrupa’da Berlin Duvarı yıkılırken, bölgedeki diğer devletlerin de çabalarıyla iki ülke Yemen Cumhuriyeti adı altında birleşti. 1978’den beri Kuzey’de iktidar sahibi olan Ali Abdullah Salih, birleşmeden sonra günümüze kadar Yemen’in Devlet Başkanı konumunda bulunmakta. Mısır ve Tunus’la ilgili saydığım tüm sorunlar, Yemen’de de var. Hatta fazlası da var, çünkü Yemen aynı zamanda hem 1994’te bir iç savaş daha geçirmiş, hem de el-Kaide gibi birtakım terör örgütlerinin de üs olarak kullandığı bir konumda.
Diğer ülkelerde de durum çok farklı değil. Eski bir Fransız kolonisi olan Cezayir, 1950’lerde bir bağımsızlık savaşıyla özgür oldu, başarıya ulaşarak Fransa’daki Dördüncü Cumhuriyet’in yıkılmasını tetikledi. 1990’larda ilk çok partili seçimini yapmaya kalktığında fundamentalistler iktidara yükselince hükümet seçimleri iptal etti ve Cezayir İç Savaşı patladı; savaşta 150,000 kişi öldü. Ülke hâlâ yaralarını sarmaya çalışıyor. 1992’de bu yüzden çıkarılan sıkıyönetim yasasıyla ülke yönetiliyor.
Krallık olan Fas ve Ürdün, sırasıyla pratikte birer Fransız ve İngiliz sömürgesiydi, aynı Habib Burgiba’nın yaptığı darbeye kadarki Tunus gibi. Ancak her ikisinde de, diğer ülkelerdeki sorunların aynılarının yaşandığını görmek mümkün: Baskıcı bir rejim, aç ve işsiz bir toplum, buna karşılık üst kademede – ve bu durumda tabii Kraliyet Aileleri de dahil – inanılmaz bir lüks yaşam. Üstelik bu hükümetlerin hepsi, halkları tarafından hiç sevilmeyen Batı ve İsrail taraftarı politikalar yürütmekte, Arap Dünyası’nın önemli bir sorunu olan Filistin Sorunu’na gerekli ilgi ve basireti gösterememekteler. Suriye’de de durum çok benzer, kalıplar oraya da sorunsuz oturmakta.
Yalnız içlerinde Sudan bir hayli farklı bir ülke... zira Sudan, bir Arap ülkesi olduğu kadar, aynı zamanda bir Kara Afrika ülkesidir. O nedenle saymış olduğum tüm bu sorunların üstüne, Kara Afrika ülkelerinin sorunlarının bir kısmını da saymak mümkün: Yıllarca süren iç savaşlar, Darfur Sorunu’nda olduğu gibi soykırıma varan işlenmekte olan insanlık suçları... Bir de tabii Ocak ayında Afrika dinleri ve halklarıyla Hıristiyan nüfusun ağırlıkta olduğu Güney’de, Arap Müslüman nüfusun ağırlıkta olduğu Kuzey’den ayrılma kararının oylandığı bir Referandum yapıldı. Referandum’dan büyük ihtimalle bölünme kararı çıkacak. O yönde karar çıkarsa 9 Nisan’da Sudan ikiye bölünecek. Bunca karmaşa içinde Sudan’da ne olur, bence asıl onu kestirmek çok zor ya. Neyse...
Devamı gelecek...
Tunus
İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda bir Fransız mandası olan Tunus, 1956’da bağımsızlığını ilân ettikten bir sene sonra Tunus Kralı VIII. Muhammed
el-Emin, Habib Burgiba tarafından devrildi. Bir Atatürk hayranı olduğu bilinen Burgiba, 1987’de kendisi de iktidardan ‘anayasal yollarla’ düşürülene kadar yaptığı reformlarla Tunus’u modernize etti. Bu anayasal yola olanak sağlayan şeyse, 1959 Tunus Anayasası’nın 57. maddesi’ydi. Şu anki madde Meclis Başkanı’na, Devlet Başkanı’nın ölmesi ya da görevi yerine getiremeyecek durumda olması halinde Devlet Başkanlığı yetkilerini veriyor; onun da 45-60 gün içinde ülkeyi seçimlere götürmesi gerekiyor. Büyük bir ihtimalle bu madde, 1988’de Anayasa’da yapılan değişiklikler öncesinde Meclis Başkanı değil de Başbakan’a bu yetkileri devrediyordu; zira Zeynel Abidin Bin Ali Başbakan olduktan bir ay sonra bu maddeye dayanarak, Burgiba’nın ülkeyi yönetemeyecek durumda olduğunu söyleyerek ve bunu destekleyen doktor raporları hazırlatarak Devlet Başkanı oldu. O zamandan 14 Ocak 2011’e
kadar da iktidarda kaldı. 1988 değişiklikleriyle birlikte 57. madde, yapılacak seçimlerde Devlet Başkanlığı yapan Meclis Başkanı’nın aday olmasını engellerken, ilginç bir biçimde başbakan için böyle bir engel koymamış.Tunus 2011’e kadar tek partili bir rejime sahip, demokratik olmayan tek adayın yarıştığı seçimlerin olduğu, her türlü muhalefetin bastırıldığı, basın özgürlüğünün bulunmadığı, rüşvetin alıp başını yürüdüğü, halkının fakir, yöneten zümrenin çok zengin olduğu, Batı yanlısı bir diktatörlüktü. Bu durum özellikle Habib Burgiba zorla emekli edildikten sonra gerçekleşti.
Mısır
Dünyanın en eski uygarlıklarında birine ev sahipliği yapmış olan Mısır, Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfuzundan İngiliz İmparatorluğu’nun nüfuzuna geçmişse de, Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın soyundan gelenler Mısır Hıdivliği (ve daha sonra Sultanlığı/Krallığı) tahtında oturmayı başarmıştır. 1952’de Kral I. Faruk’u tahtından eden devrim ve bir sonraki
sene monarşinin tamamen kaldırılması, Mısır’da yeni bir dönem başlattı. Mısır, Cemal Abdül Nasır’dan Enver Sedat’ın 1981’de öldürülmesine kadar geçen sürede İsrail’le üç kere daha savaşmış ve onunla barış yapmış, Süveyş Kanalı Krizi’ni bir şekilde atlatmış, bölgesinde askeri ve diplomatik anlamda güçlü ve etkin bir ülke olmuştu; Suriye, Ürdün, Irak gibi ülkelerle çeşitli birlikler dahi oluşturmuştu. Ancak sosyal ve ekonomik sorunlarını hâlâ çözememişti. Sedat’ın öldürülmesinden sonra yerine Başkan Yardımcısı ve eski
Hava Kuvvetleri Komutanı Hüsnü Mübarek geçti. O tarihten beri ülkeyi tek başına yönetmektedir. İktidara geldikten sonra yaptığı ilk işlerden biri, ülke çapında geçerli olan bir olağanüstü hâl yasası çıkarttırmak olmuştu... bu yasa hâlâ yürürlüktedir. Tekrar tekrar kendini özgür olmayan seçimlerle seçtirerek 30 yıldır iktidarını korumakta olan 82 yaşındaki Mübarek, oğlu Cemal Mübarek’i adeta tahta geçirmeye hazırlamakta olduğu yönündeki iddialar ve bunun dışında kronikleşmiş yolsuzluk, ekonominin kötü durumu, genel olarak halkın sefaleti gibi sorunlar, Tunus’ta patlayan olaylardan cesaret alan
muhaliflerin hükümete karşı iyice ayaklanmasına sebep oldu.Tunus gibi tek partili bir rejimle yönetilen Mısır’da iktidarın askeri bir rejim olduğu anlaşılıyor. Mısır’da asker çok büyük bir nüfuza sahip. Basın özgürlüğü de dahil pek çok temel hak ve özgürlük, 1981’de çıkatılan olağanüstü hâl yasasıyla askıda bulunuyor. Sorgusuz sualsiz bir kişi göz altına alınabiliyor, tutuklanabiliyor, hapse atılıp işkence görebiliyor. Her türlü muhalefet sert bir biçimde bastırıldığından, hali hazırda yasaklı olan Müslüman Kardeşler dışında bir örgütlenmiş muhalif yapı Mısır’da yok. Ancak Mısır'da, Ortadoğu’daki pek çok Arap ülkesinin aksine, en bilinen ikisi eski BM Genel Sekreteri Butros Butros-Gali ile eski Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Başkanı ve Mübarek iktidarına muhalif (hatta muhtemel bir müstakbel Mısır Devlet Başkanı) Muhammed el Baradey olan iyi yetişmiş insanlar bulunuyor. Yine Tunus gibi son derece fakir yaşayan bir halk mevcut. Zaten Tunus’ta da, burada olduğu gibi isyanın temel patlama sebebi işsizlik ve parasızlık. Bundan önceki son büyük ayaklanma Ocak 1977’de Enver Sedat’ın IMF ve Dünya Bankası politikaları çerçevesinde, halka ekmek vb temel gıdaların sübvansiyonunu kesmeye kalkması üzerine patlamış, iki gün sonra hükümetin geri adım atmasıyla ayaklanma son bulmuştu.
Yemen
Yemen, bölgedeki en ilginç ülkelerden birisi. Şu anda Arap Yarımadası’ndaki tek cumhuriyet rejimi olmasının yanında, bugünkü Yemen’in kuzey ve güneyinde iki farklı oluşum bulunuyordu: Kuzey Yemen’de Osmanlı’dan 1918’de bağımsızlığını ilân eden Mütevekkil Yemen Krallığı bulunuyordu. Güneydeyse İngiliz protektorası Aden vardı. Yemen Krallığı 1962’de bir askeri darbeyle monarşinin devrilmesiyle Yemen Arap Cumhuriyeti’ne dönüştü (yani Kuzey Yemen). Cumhuriyetçilerle kralcılar arasında 1970’e kadar geçirdiği iç savaş sonunda kralcılar savaşı kaybettiler.
İngiliz protektorasında ise durum çok daha ilginçti, çünkü aşağı yukarı Kuzey’de krallık çökerken, Güney’de birtakım kısa ömürlü federasyonlar kuruldu, ama sonunda 1970’te Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne, yani tek partili, komünist, Çin ve Sovyetler Birliği destekli ve ekseninde bir devlete dönüştü. 1985’te patlayan iç savaşta binlerce kişi öldü, ama sonunda 1990’da, Avrupa’da Berlin Duvarı yıkılırken, bölgedeki diğer devletlerin de çabalarıyla iki ülke Yemen Cumhuriyeti adı altında birleşti. 1978’den beri Kuzey’de iktidar sahibi olan Ali Abdullah Salih, birleşmeden sonra günümüze kadar Yemen’in Devlet Başkanı konumunda bulunmakta. Mısır ve Tunus’la ilgili saydığım tüm sorunlar, Yemen’de de var. Hatta fazlası da var, çünkü Yemen aynı zamanda hem 1994’te bir iç savaş daha geçirmiş, hem de el-Kaide gibi birtakım terör örgütlerinin de üs olarak kullandığı bir konumda.Diğer ülkelerde de durum çok farklı değil. Eski bir Fransız kolonisi olan Cezayir, 1950’lerde bir bağımsızlık savaşıyla özgür oldu, başarıya ulaşarak Fransa’daki Dördüncü Cumhuriyet’in yıkılmasını tetikledi. 1990’larda ilk çok partili seçimini yapmaya kalktığında fundamentalistler iktidara yükselince hükümet seçimleri iptal etti ve Cezayir İç Savaşı patladı; savaşta 150,000 kişi öldü. Ülke hâlâ yaralarını sarmaya çalışıyor. 1992’de bu yüzden çıkarılan sıkıyönetim yasasıyla ülke yönetiliyor.
Krallık olan Fas ve Ürdün, sırasıyla pratikte birer Fransız ve İngiliz sömürgesiydi, aynı Habib Burgiba’nın yaptığı darbeye kadarki Tunus gibi. Ancak her ikisinde de, diğer ülkelerdeki sorunların aynılarının yaşandığını görmek mümkün: Baskıcı bir rejim, aç ve işsiz bir toplum, buna karşılık üst kademede – ve bu durumda tabii Kraliyet Aileleri de dahil – inanılmaz bir lüks yaşam. Üstelik bu hükümetlerin hepsi, halkları tarafından hiç sevilmeyen Batı ve İsrail taraftarı politikalar yürütmekte, Arap Dünyası’nın önemli bir sorunu olan Filistin Sorunu’na gerekli ilgi ve basireti gösterememekteler. Suriye’de de durum çok benzer, kalıplar oraya da sorunsuz oturmakta.
Yalnız içlerinde Sudan bir hayli farklı bir ülke... zira Sudan, bir Arap ülkesi olduğu kadar, aynı zamanda bir Kara Afrika ülkesidir. O nedenle saymış olduğum tüm bu sorunların üstüne, Kara Afrika ülkelerinin sorunlarının bir kısmını da saymak mümkün: Yıllarca süren iç savaşlar, Darfur Sorunu’nda olduğu gibi soykırıma varan işlenmekte olan insanlık suçları... Bir de tabii Ocak ayında Afrika dinleri ve halklarıyla Hıristiyan nüfusun ağırlıkta olduğu Güney’de, Arap Müslüman nüfusun ağırlıkta olduğu Kuzey’den ayrılma kararının oylandığı bir Referandum yapıldı. Referandum’dan büyük ihtimalle bölünme kararı çıkacak. O yönde karar çıkarsa 9 Nisan’da Sudan ikiye bölünecek. Bunca karmaşa içinde Sudan’da ne olur, bence asıl onu kestirmek çok zor ya. Neyse...
Devamı gelecek...
1 Şubat 2011 Salı
2011'in İsyankâr Ocak'ı - I
Her şey Tunus’un Sidi Buzid kentinde 26 yaşındaki Muhammed Buazizi adlı gencin seyyar satıcılık yapmasının engellenmesiyle başladı. Genç, 200$ borçla ‘kurduğu’ ‘iş’inin daha ilk gününde – 18 Aralık 2010’da polis ve zabıtanın müdahalesiyle karşılaştı. Müdahaleden kastım, kendisinden istenen 140$ civarındaki ‘çalışma izni ücreti’ni, yani rüşveti veremediği için her şeyine el konması ve sokak ortasında aşağılanmasıydı. Son 1 ay içinde okuduklarım içinde, aşağılanma 45 yaşındaki bir kadın belediye memurunun kendisine sokak ortasında tokat atması ve ölmüş olan babasını da içine alacak şekilde hakaret etmesi şeklinde olmuş. Gururu incinen Buazizi, Sidi Buzid Valisi’yle görüşmek istyorsa da, kendisine izin verilmiyor... ve ondan sonra da kendini yakıyor. Durumu öğrenen halk ufak tefek gösteri yürüyüşleri düzenlemeye başlıyor, ancak polisin sert tepkisi birtakım taşları yerinden oynatıyor. Bir ara yürüyenlere ülkedeki avukatlar da katılıyor ve yine çok sert bir biçimde polis onlara da müdahale ediyor. Halkı biraz da sakinleştirmek için olsa gerek, Tunus Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin Ali Buazizi’yi hastanede ziyaret ediyor, valiyi görevden alıyor, 45 yaşındaki o belediye memuru da açığa alınıyor. Ancak 4 Ocak 2011’de Buazizi’nin öldüğü haberi basına da yanısıyınca, zaten başlamakta olan halk hareketi patlıyor ve 10 gün içinde Tunus halkı, tüm ülkede ayaklanarak diktatörünü deviriyor. Bununla da kalmıyor, Bin Ali’nin partisi RCD’nin de (Rassemblement Constitutionel Démocratique, yani kabaca Anayasal Demokratik Hareket) iktidarı terk etmesi için direniyor ve sonunda Başbakan Gannuşi hem partisinden istifa ediyor, hem de RCD üyesi bakanları görevlerinden tek tek alıyor. Halk bununla da yetinmiyor ve Tunus Hükümeti Interpol’e başvurarak Bin Ali ve ailesi için yakalama emri çıkarttırıyor. Bin Ali’nin karısının 1,5 ton altın ve yüz milyonlarca dolarlık dövizi de ülke dışına kaçırdığı sanılıyor. Çekirdek aile Suudi Arabistan’a kaçıyor, ancak özellikle Bin Ali’nin karısı Leïla ‘Trabelsi’nin ailesine yönelik hem halkın saldırıları, hem de polis operasyonları yapılıyor, malları yağmalanıyor, aile üyeleri bir bir tutuklanıyor. Leïla’nın bir akrabasının bile öldürüldüğüne dair haberler gelmişti Tunus’tan...
Ancak çok ilginç bir biçimde olan bitenler Tunus’la sınırlı kalmıyor: Tunus’ta Aralık 2010 ortasında patlayan olaylar benzer dikta rejimlerinin olduğu ülkelere, Cezayir, Mısır, Yemen, Sudan gibi sözde ‘cumhuriyetlere’ ve Ürdün, Fas, Umman gibi krallıklara sıçrıyor. Tüm bunlar olup biterken, bu ülkelerin yanında Lübnan gibi hali hazırda karışmış devletler de bulunuyor. Henüz bir şey olmamış olmakla birlikte, televizyonlarda izlediklerim ve basında okuduklarım, benzer şeylerin Suriye, Libya, hatta Suudi Arabistan’da da görülebileceğini söylüyor... Zira daha bugün (31.01.2011) Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad açıklama yapmak zorunda kaldı, ‘Ülkede reform yapmak gerekir ve yapılacaktır.’ dedi. Kuveyt Emiri IV. Sabah da ülkedeki herkese 4000$ verdi diye biri söyledi bana, ne kadar doğru bilmiyorum. Ama 3,5 milyon nüfuslu bir ülkedeki 1 milyon kişiye bu parayı dağıtmış olduğunu düşünsenize? Çok da doğru olduğuna inanmıyorum bu son haberin, ama bir an düşünün ve gerçek olduğunu varsayın... Tahtını korumak için en az 4-5 milyar dolar harcaması muhtemel insanlar bunlar. Ama yaşadıkları endişe hatırı sayılır ve dayanağı olan nitelikte, çünkü olaylar basitçe Tunus’ta kalmadı, bir sürü ülkeye sıçramakla da yetinmedi, yansımaları şu sırada Arap Dünyası’nın lideri Mısır’da 30 yıldır iktidarda olan Hüsnü Mübarek’in tahtını sallıyor.
Hazır gelmişken, Mısır’da da son bir ayda neler oldu, onu bir özetleyelim:
Mısır’da yakın zamanlardaki ilk huzursuzluk, Noel kutlamaları sırasında İskenderiye'de bir Kıpti Kilisesi'ne düzenlenen saldırılar nedeniyle Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında çıkan olaylar oldu. Tartışmalar çok büyük olaylara dönüşmeden sona erdi – en azından bugünlerde olup bitenlerle karşılaştırıldığında – ama Tunus’ta Bin Ali 14 Ocak’ta devrildikten sonra, bunun başarıya ulaşabildiğini gören Mısır halkı, aynı Tunus’taki gibi özgürlük ve demokrasi isteğiyle, yolsuzlukların sona ermesi, iş ve aş dileğiyle sokaklara dökülmeye başladı. Kahire, İskenderiye, Mansura, Süveyş, İsmailiye başta olmak üzere pek çok kentte çıkan olaylarda şu ana kadar (BM’nin dediğine göre) 300 kişi ölmüş, 5000’e yakın insan yaralanmış ve 1000’den fazla kişi göz altına alınmış durumda. Hükümet, önce polisle müdahale etti, ardından polisi geri çekti. Ciddi bir güvenlik açığı ortaya çıktı; cezaevleri firarlarla boşaldı. İktisadi hayat çöktü; borsa işlem yapmayı durdurdu, bankalar kapandı, halk yiyecek bulmakta zorlanmakta. Devamlı yağma olaylarına rastlanıyor. Halk, müzeler talan edilmesin diye Mısır Müzesi ve Kahire İslam Eserleri Müzesi’ni ablukaya almış durumda. Buna rağmen eşkıyalar içeri girmeyi başardılar ve bazı eserlere zarar verdiler. Göstericiler, Hüsnü Mübarek’in partisi Ulusal Demokratik Parti’nin (UDP) Kahire’deki merkezini de ateşe verdiler. En büyük gösteri 1 Şubat 2011’de bir milyondan fazla kişinin toplanmasıyla Kahire’nin Tahrir Meydanı’nda gerçekleşti. Halk Mübarek’ten istifa etmesini istedi. Tüm bu süreçte Mübarek önce tutuklamalara girişti, ardından polisi halk üstüne saldı, sokağa çıkma yasağı ilân etti, telefon ve interneti kesti – bunu aşmak için Google ve Twitter birtakım programlar geliştirdi – tren seferlerini insanlar toplanamasın diye askıya aldı. Ordu halka müdahale etmeyeceğini beyan etti ve halkı rahatlattı. Bunun sonunda da bir milyondan fazla sayıda insan toplandı ve Mübarek’in istifa edip ülkeyi terk etmesini istedi. Mübarek, gece kameraların karşısına geçip Eylül’de yapılacak seçimlerde aday olmayacağını ilân ettiyse de, halk Mübarek’in hâlâ istifa etmesini istiyor.

Mısır’da da bunlar olurken Yemen, Cezayir, Ürdün, Fas, Sudan ve Moritanya’da da benzer olaylar oluyor. Yemen’de 30 yılı aşkın süredir iktidarda bulunan Ali Abdullah Salih’in iktidarı bırakması isteğiyle başkent Sana’a’da gösteriler yapılıyor. Cezayir’de de benzer gösteriler Abdülaziz Buteflika aleyhinde sürmekte, bazen şiddetlenip, bazen azalmakta. Monarşiyle yönetlien Fas’ta ve Ürdün’de olaylar şimdilik yürüyüş düzeyinde kalmakla birlikte, orda da hükümetler, aynen Suriye’de olduğu gibi, reform sözü vermekteler. Ürdün Kralı II. Abdullah, başbakanı görevden aldı. Sudan’da çıkan olaylarda ölenler olduğu da bir gerçek. Arnavutluk’ta da, Tunus’ta olanlardan etkilenilerek birtakım protestolar yaşanmış, 3 kişi polis tarafıdan öldürülmüş ve soruşturma başlatılmıştı.
Devamı gelecek...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)