Sic transit gloria mundi

My name is Ozymandias, king of kings: Look on my works, ye Mighty, and despair! Percy Bysshe Shelley

Asya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Asya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2011 Salı

Tac Mahal

Eğer bir kral, bir sultansanız, genelde aşkı bulmanız çok zordur. Pek çok sebebin yanında, belli birileriyle zorla evlendirilirsiniz, çünkü çıkarlarınız genelde buna pek uymaz. Ancak tarihte - eşine az da rastlansa - bu aşkı bulan monarklar da az değildir... Firavun II. Ramses'le Kraliçe Nefertari, Bizans İmparatoru I. Jüstinyen'le İmparatoriçe Theodora, İngiltere Kraliçesi Victoria'yla Prens Albert aklıma gelen örneklerin birkaçı. Ancak bu büyük aşklar, bazen büyük anıtların bırakılması sonucunu da doğurmuştur. Bunlardan kuşkusuz en ihtişamlı olanlarından biri de, Delhi'nin 300 km güneyindeki Agra'da bulunan Tac Mahal'dir.

Binlerce işçi ve zanaatkâr tarafından, mimar Üstad Ahmed Lahauri'nin başkanlığında ve aralarında Mimar Sinan'ın öğrencileri İsa Muhammed Efendi ve Üstad İsa'yla, kubbeyi tasarlayan Osmanlı kökenli İsmail Efendi'nin de bulunduğu bir mimarlar ordusunca tasarlanan ve 1632-1653 yılları arasında inşa edilen Tac Mahal, Hindistan'ın dünya çapında bilinen ve tanınan en ünlü yapısıdır desem çok da yanılmam, sanırım. Türk-Moğol ya da Babür İmparatorluğu'nun en parlak devrini yaşadığı bir dönemde hüküm süren Şah Cihan'ın, çok büyük bir aşkla bağlı olduğu karısı Mümtaz Mahal için yaptırdığı mozoleyle, ona duyduğu aşkını ve ölümünün üstündeki tesirini ifade etmeye çalışmıştır adeta. Yüzlerce kilometre öteden gelen beyaz mermer kullanılarak inşa edilmiştir. Mazlemeler 1000 fil yardımıyla Agra'ya taşınmıştır. Bunun dışnda Arabistan'dan kuvarts, Afganistan'dan lapis lazuli, Tibet'ten turkuaz, Çin'den kristal ve yeşim taşı ve Sri Lanka'dan safir de getirtilmiştir. Duvarlarını süsleyen yazılar kazılarak yapılmamıştır: Hâlâ dünya çapında değerli taş işçiliği ve boya üreticiliği konusunda bir numara olan bir ülkeden bekleneceği gibi, değerli taşların kırılıp ezilmesiyle elde edilen tozdan üretilen boyalar, mermere adeta enjekte edilmiştir.
35 metre yüksekliğindeki kubbesi, 7 metre yüksekliğindeki silindirik bir kaideye oturtulmuştur. Ana yapının dört tarafında 40 metre yüksekliğinde birer minare bulunmaktadır. Minareler, çökme ihtimaline karşı mezarın üstüne değil de dışarıya devrilsin diye, kaidelerinin biraz dışına yerleştirilmiştir. Hat dışında Babür taş işçiliğinin en iyi örneklerine rastlamak mümkündür. Gerek mezarın iç kısmı, gerekse dış yüzeyi pek çok zarif ve ince kabartmalarla süslenmiştir.

Tac Mahal'in iki yanında birbirine bakan ve birbirinin ikizi iki cami bulunmaktadır. Bir kenarı 300 metre olan çarbağ denen ve İran'a özgü bahçesinin ortasında, anıtsal kapısıyla mezar arasında dikdörtgen biçimli bir havuz bulunur. Bunların hepsi bir araya gelerek bu büyük külliyeyi oluştururlar. Mezar, her yıl ortalama üç milyon kişi tarafından ziyaret edilmektedir.

Bir iddiaya göre, Şah Cihan, şimdi kendisinin de mezarı olan Mümtaz Mahal'in mezarının karşısına, Tac Mahal'in siyah mermerli olanından da yaptırtmak istemiş, fakan oğlu tarafından tahtından indirilince bu planları suya düşmüştür. Doğruluğunun ne olduğu tam olarak bilinmemesine rağmen, Tac Mahal'in kıyısında bulunduğu Yamuna nehrinin karşısında birtakım arkeolojik veriler bu iddiayı doğrular gibidir. Gerçi zaman içinde kararmış olan beyaz mermerler olduğu anlaşılan birtakım taşlar bulunmaktadır iddia edilen yerde, ama bahçe düzenlenmesinin de başlangıcına işaret eden bazı kalıntılar da gözden kaçmamakta.
Gerçek her ne olursa olsun, Tac Mahal Hindistan'ın incisi olmaya devam etmektedir. O kadar ki, çeşitli kopyaları da bölgede inşa edilmiştir. Bunların başında Şah Cihan'ın torununun, annesi için yaptırdığı Aurangabad'taki Bibi Ka Makbara'yla yakın zamanda inşa edilmiş Bangladeş Tac Mahali bunlardan birkaçıdır. Bunlar, aslında bu güzel yapının ne denli iz bıraktığının yalnızca iki örneğidir.

3 Şubat 2011 Perşembe

2011'in İsyankâr Ocak'ı - III

Peki, bundan sonra ne olur?

Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum.

Gelecek fazlasıyla sisli; herkesin elini bir şekilde atmış olduğu Ortadoğu’nun mozaiksel iç dinamiklerinin nasıl şekilleneceğini kestirmek çok zor. Olayların patlayacağını kestirmek bence – iddia edilenin aksine – zor değildi, özellikle basının bunu tahmin edebilmesi icap ederdi bence. Yazıp çizmesine gerek yok, ama kimse beklemiyordu demek çok doğru değil. Veriler zamanında doğru değerlendirilmiş olsaydı, olabilir denecek düzeyde bir şeyler tahmin edilebilirdi gibi geliyor bana. Neyse, o başka bir konu. Dedim ki, asıl bundan sonra olacakları bilmek çok zor, hatta mümkün değil.

Bir kere sadece diktayı, devrimden önce baskıyı yapanı ortadan kaldırmakla, kurtulunmak istenenden kurtulmakla iş sona ermez. Süreç noktalanmaz. Yerini neyin alacağı da çok önemlidir.

Tunus bu konuda nispeten çözümü, Bin Ali’nin başbakanı Muhammed Gannuşi’yi yerinde tutmakta buldu. Başbakan Gannuşi ve Meclis Başkanı (bu nedenle de geçici Devlet Başkanı olan) Fuad Mebaza ülkeyi seçimlere götürecekler. En azından anayasaları böyle diyor. Ancak Tunus’a geçen hafta Londra’dan bir uçak bir başka Gannuşi’yi, Bin Ali’nin en büyük muhaliflerinden İslamcı Enahda’nın (Rönesans) Lideri Raşid Gannuşi’nin dönüşü, Tunus’un başka yönlere kayabileceği ihtimalinin işaretlerini de vermekte... her ne kadar kendisinin Humeyni’ye benzetilmemesi gerektiğini, daha çok Tayyip Erdoğan’a benzediğini iddia etse de...

Mısır ise daha büyük ve daha karışık bir ülke bu noktada. Üstelik ‘süreç, İran Devrimi’ndekine çok ama çok benziyor. Bir tek Ayetullah eksik.’ Ama Ayetullah yerine geçebilecek bir ruhban sınıfı ya da onun dengi bir oluşum Mısır’da bulunuyor. Bunun da yanında, her ne kadar o kadar aşırı bir uç değilmiş gibi gözükseler de, belli bir çizginin devamı olan Müslüman Kardeşler örgütü, Mısır’daki en örgütlü muhalefeti oluşturumuş durumdalar. Tahrir Meydanı’ndaki gösterileri de onların yönettiği söyleniyor.

Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra şiddetlenerek artan Batı’daki İslam karştılığı, başta Arap Dünyası olmak üzere, tüm İslam Dünyası’nda insanların daha uç çizgilere kaymasına neden oluyor. Ilımlı İslam adı altında birtakım komik ifadeler ortaya atılarak işin ciddiyeti hafifletilmeye ve kabul ettirilmeye çalışılsa da, durum aslında hiç de öyle gözükmüyor.

Cezayir’deki ilk demokratik seçimlerin iptal edilme nedeni, aşırı uçların seçimle iktidara gelmesi olmuştu. Tunus’ta Ben Ali’yi iktidara getiren süreci, o dönem için yakın gelecekte Habib Burgiba’nın ülkesindeki istikrarı koruyamayacağı ve Tunus’ta İslamcı bir yönetimin İran benzeri bir şekilde iktidara gelebileceği endişesi başlatmış. İtalya ve Fransa gizli servisleri, her an tetikte bekleyen Cezayir’le birlikte 1987’de Başbakan Bin Ali’yle anlaşarak onu bu tehdide karşı iktidara getirmişler. Mısır’da Müslüman Kardeşler örgütünün de yasaklı olmasının başlıca nedeni, bulundukları din eksenli çizgileridir. Mısır’da iktidara gelmeleri ayrıca Enver Sedat’ın canına mal olan İsrail’le yapılan barışı da bir anda ortadan kaldırabilir. Bu yüzdendir ki, olabildiğince erken bir dönemden itibaren İsrail, büyük bir diktatör olmasına rağmen Hüsnü Mübarek’e destek verdiğini açıklamaktadır; zira Mübarek iktidarı İsrail için bu barışın garantisidir.

İşin demokrasi boyutuna gelince... Demokrasi hiçbir zaman hiçbir yere kolay kolay yerleşmez. Çalkantılı, hareketli, tartışmalı dönemlerden geçerek oluşan bir kültürdür. Günlerdir adlarını tekrar tekrar söylediğim ülkelerin hepsi dikta rejimlerle yönetilmektedir. Halkların, demokrasi için talepte bulunması bunu geliştirecek en önemli şeydir, kuşkusuz. Bu nedenle demokrasinin Ortadoğu’da ilerlemesi için Mısır’daki ayaklanmanın başarıya ulaşması şarttır. Çünkü Mısır, ‘İran ve Türkiye’yle beraber Ortadoğu’nun en önemli ülkesidir.’ Mısır’da olacak bir değişiklik, Ortadoğu’yu derinden etkileyecektir... Mısır’da Mübarek düşerse, diğerlerinin düşmesi de daha kolay olacaktır, kuşkusuz. Tüm Ortadoğu o yüzden Mısır’ı büyük bir dikkatle izliyor zaten.

Üç günlük yazımı son bir sözle noktalıyorum: Sudan’a dikkat edin. Sudan bir Çekoslovakya olacak türde bir ülke değil. Tüm yapılan açıklamalara rağmen, Afrika’nın en büyük ülkesinin kuzey ve güney diye ikiye ayrılması bana çok sakin olacakmış gibi gelmiyor. Aklınızın bir köşesinde bulunsun.

2 Şubat 2011 Çarşamba

2011'in İsyankâr Ocak'ı - II

Bahsi geçen ülkelerin hepsi ya eski bir Avrupa sömürgesiydiler, ya da bir Avrupa ülkesinin protektora/mandası altındaydılar. (Arnavutluk çok farklı, özel bir durum. Onu saymıyorum tabii ki.) Peki bu dikta rejimler nasıl iş başına geldiler ve halk bunlardan neden bu kadar nefret eder hâle geldi, tek tek bir bakalım bu ülkelere.

Tunus

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda bir Fransız mandası olan Tunus, 1956’da bağımsızlığını ilân ettikten bir sene sonra Tunus Kralı VIII. Muhammed el-Emin, Habib Burgiba tarafından devrildi. Bir Atatürk hayranı olduğu bilinen Burgiba, 1987’de kendisi de iktidardan ‘anayasal yollarla’ düşürülene kadar yaptığı reformlarla Tunus’u modernize etti. Bu anayasal yola olanak sağlayan şeyse, 1959 Tunus Anayasası’nın 57. maddesi’ydi. Şu anki madde Meclis Başkanı’na, Devlet Başkanı’nın ölmesi ya da görevi yerine getiremeyecek durumda olması halinde Devlet Başkanlığı yetkilerini veriyor; onun da 45-60 gün içinde ülkeyi seçimlere götürmesi gerekiyor. Büyük bir ihtimalle bu madde, 1988’de Anayasa’da yapılan değişiklikler öncesinde Meclis Başkanı değil de Başbakan’a bu yetkileri devrediyordu; zira Zeynel Abidin Bin Ali Başbakan olduktan bir ay sonra bu maddeye dayanarak, Burgiba’nın ülkeyi yönetemeyecek durumda olduğunu söyleyerek ve bunu destekleyen doktor raporları hazırlatarak Devlet Başkanı oldu. O zamandan 14 Ocak 2011’e kadar da iktidarda kaldı. 1988 değişiklikleriyle birlikte 57. madde, yapılacak seçimlerde Devlet Başkanlığı yapan Meclis Başkanı’nın aday olmasını engellerken, ilginç bir biçimde başbakan için böyle bir engel koymamış.

Tunus 2011’e kadar tek partili bir rejime sahip, demokratik olmayan tek adayın yarıştığı seçimlerin olduğu, her türlü muhalefetin bastırıldığı, basın özgürlüğünün bulunmadığı, rüşvetin alıp başını yürüdüğü, halkının fakir, yöneten zümrenin çok zengin olduğu, Batı yanlısı bir diktatörlüktü. Bu durum özellikle Habib Burgiba zorla emekli edildikten sonra gerçekleşti.

Mısır

Dünyanın en eski uygarlıklarında birine ev sahipliği yapmış olan Mısır, Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfuzundan İngiliz İmparatorluğu’nun nüfuzuna geçmişse de, Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın soyundan gelenler Mısır Hıdivliği (ve daha sonra Sultanlığı/Krallığı) tahtında oturmayı başarmıştır. 1952’de Kral I. Faruk’u tahtından eden devrim ve bir sonraki sene monarşinin tamamen kaldırılması, Mısır’da yeni bir dönem başlattı. Mısır, Cemal Abdül Nasır’dan Enver Sedat’ın 1981’de öldürülmesine kadar geçen sürede İsrail’le üç kere daha savaşmış ve onunla barış yapmış, Süveyş Kanalı Krizi’ni bir şekilde atlatmış, bölgesinde askeri ve diplomatik anlamda güçlü ve etkin bir ülke olmuştu; Suriye, Ürdün, Irak gibi ülkelerle çeşitli birlikler dahi oluşturmuştu. Ancak sosyal ve ekonomik sorunlarını hâlâ çözememişti. Sedat’ın öldürülmesinden sonra yerine Başkan Yardımcısı ve eski Hava Kuvvetleri Komutanı Hüsnü Mübarek geçti. O tarihten beri ülkeyi tek başına yönetmektedir. İktidara geldikten sonra yaptığı ilk işlerden biri, ülke çapında geçerli olan bir olağanüstü hâl yasası çıkarttırmak olmuştu... bu yasa hâlâ yürürlüktedir. Tekrar tekrar kendini özgür olmayan seçimlerle seçtirerek 30 yıldır iktidarını korumakta olan 82 yaşındaki Mübarek, oğlu Cemal Mübarek’i adeta tahta geçirmeye hazırlamakta olduğu yönündeki iddialar ve bunun dışında kronikleşmiş yolsuzluk, ekonominin kötü durumu, genel olarak halkın sefaleti gibi sorunlar, Tunus’ta patlayan olaylardan cesaret alan muhaliflerin hükümete karşı iyice ayaklanmasına sebep oldu.

Tunus gibi tek partili bir rejimle yönetilen Mısır’da iktidarın askeri bir rejim olduğu anlaşılıyor. Mısır’da asker çok büyük bir nüfuza sahip. Basın özgürlüğü de dahil pek çok temel hak ve özgürlük, 1981’de çıkatılan olağanüstü hâl yasasıyla askıda bulunuyor. Sorgusuz sualsiz bir kişi göz altına alınabiliyor, tutuklanabiliyor, hapse atılıp işkence görebiliyor. Her türlü muhalefet sert bir biçimde bastırıldığından, hali hazırda yasaklı olan Müslüman Kardeşler dışında bir örgütlenmiş muhalif yapı Mısır’da yok. Ancak Mısır'da, Ortadoğu’daki pek çok Arap ülkesinin aksine, en bilinen ikisi eski BM Genel Sekreteri Butros Butros-Gali ile eski Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Başkanı ve Mübarek iktidarına muhalif (hatta muhtemel bir müstakbel Mısır Devlet Başkanı) Muhammed el Baradey olan iyi yetişmiş insanlar bulunuyor. Yine Tunus gibi son derece fakir yaşayan bir halk mevcut. Zaten Tunus’ta da, burada olduğu gibi isyanın temel patlama sebebi işsizlik ve parasızlık. Bundan önceki son büyük ayaklanma Ocak 1977’de Enver Sedat’ın IMF ve Dünya Bankası politikaları çerçevesinde, halka ekmek vb temel gıdaların sübvansiyonunu kesmeye kalkması üzerine patlamış, iki gün sonra hükümetin geri adım atmasıyla ayaklanma son bulmuştu.

Yemen

Yemen, bölgedeki en ilginç ülkelerden birisi. Şu anda Arap Yarımadası’ndaki tek cumhuriyet rejimi olmasının yanında, bugünkü Yemen’in kuzey ve güneyinde iki farklı oluşum bulunuyordu: Kuzey Yemen’de Osmanlı’dan 1918’de bağımsızlığını ilân eden Mütevekkil Yemen Krallığı bulunuyordu. Güneydeyse İngiliz protektorası Aden vardı. Yemen Krallığı 1962’de bir askeri darbeyle monarşinin devrilmesiyle Yemen Arap Cumhuriyeti’ne dönüştü (yani Kuzey Yemen). Cumhuriyetçilerle kralcılar arasında 1970’e kadar geçirdiği iç savaş sonunda kralcılar savaşı kaybettiler.

İngiliz protektorasında ise durum çok daha ilginçti, çünkü aşağı yukarı Kuzey’de krallık çökerken, Güney’de birtakım kısa ömürlü federasyonlar kuruldu, ama sonunda 1970’te Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne, yani tek partili, komünist, Çin ve Sovyetler Birliği destekli ve ekseninde bir devlete dönüştü. 1985’te patlayan iç savaşta binlerce kişi öldü, ama sonunda 1990’da, Avrupa’da Berlin Duvarı yıkılırken, bölgedeki diğer devletlerin de çabalarıyla iki ülke Yemen Cumhuriyeti adı altında birleşti. 1978’den beri Kuzey’de iktidar sahibi olan Ali Abdullah Salih, birleşmeden sonra günümüze kadar Yemen’in Devlet Başkanı konumunda bulunmakta. Mısır ve Tunus’la ilgili saydığım tüm sorunlar, Yemen’de de var. Hatta fazlası da var, çünkü Yemen aynı zamanda hem 1994’te bir iç savaş daha geçirmiş, hem de el-Kaide gibi birtakım terör örgütlerinin de üs olarak kullandığı bir konumda.

Diğer ülkelerde de durum çok farklı değil. Eski bir Fransız kolonisi olan Cezayir, 1950’lerde bir bağımsızlık savaşıyla özgür oldu, başarıya ulaşarak Fransa’daki Dördüncü Cumhuriyet’in yıkılmasını tetikledi. 1990’larda ilk çok partili seçimini yapmaya kalktığında fundamentalistler iktidara yükselince hükümet seçimleri iptal etti ve Cezayir İç Savaşı patladı; savaşta 150,000 kişi öldü. Ülke hâlâ yaralarını sarmaya çalışıyor. 1992’de bu yüzden çıkarılan sıkıyönetim yasasıyla ülke yönetiliyor.

Krallık olan Fas ve Ürdün, sırasıyla pratikte birer Fransız ve İngiliz sömürgesiydi, aynı Habib Burgiba’nın yaptığı darbeye kadarki Tunus gibi. Ancak her ikisinde de, diğer ülkelerdeki sorunların aynılarının yaşandığını görmek mümkün: Baskıcı bir rejim, aç ve işsiz bir toplum, buna karşılık üst kademede – ve bu durumda tabii Kraliyet Aileleri de dahil – inanılmaz bir lüks yaşam. Üstelik bu hükümetlerin hepsi, halkları tarafından hiç sevilmeyen Batı ve İsrail taraftarı politikalar yürütmekte, Arap Dünyası’nın önemli bir sorunu olan Filistin Sorunu’na gerekli ilgi ve basireti gösterememekteler. Suriye’de de durum çok benzer, kalıplar oraya da sorunsuz oturmakta.

Yalnız içlerinde Sudan bir hayli farklı bir ülke... zira Sudan, bir Arap ülkesi olduğu kadar, aynı zamanda bir Kara Afrika ülkesidir. O nedenle saymış olduğum tüm bu sorunların üstüne, Kara Afrika ülkelerinin sorunlarının bir kısmını da saymak mümkün: Yıllarca süren iç savaşlar, Darfur Sorunu’nda olduğu gibi soykırıma varan işlenmekte olan insanlık suçları... Bir de tabii Ocak ayında Afrika dinleri ve halklarıyla Hıristiyan nüfusun ağırlıkta olduğu Güney’de, Arap Müslüman nüfusun ağırlıkta olduğu Kuzey’den ayrılma kararının oylandığı bir Referandum yapıldı. Referandum’dan büyük ihtimalle bölünme kararı çıkacak. O yönde karar çıkarsa 9 Nisan’da Sudan ikiye bölünecek. Bunca karmaşa içinde Sudan’da ne olur, bence asıl onu kestirmek çok zor ya. Neyse...

Devamı gelecek...

1 Şubat 2011 Salı

2011'in İsyankâr Ocak'ı - I

Her şey Tunus’un Sidi Buzid kentinde 26 yaşındaki Muhammed Buazizi adlı gencin seyyar satıcılık yapmasının engellenmesiyle başladı. Genç, 200$ borçla ‘kurduğu’ ‘iş’inin daha ilk gününde – 18 Aralık 2010’da polis ve zabıtanın müdahalesiyle karşılaştı. Müdahaleden kastım, kendisinden istenen 140$ civarındaki ‘çalışma izni ücreti’ni, yani rüşveti veremediği için her şeyine el konması ve sokak ortasında aşağılanmasıydı. Son 1 ay içinde okuduklarım içinde, aşağılanma 45 yaşındaki bir kadın belediye memurunun kendisine sokak ortasında tokat atması ve ölmüş olan babasını da içine alacak şekilde hakaret etmesi şeklinde olmuş. Gururu incinen Buazizi, Sidi Buzid Valisi’yle görüşmek istyorsa da, kendisine izin verilmiyor... ve ondan sonra da kendini yakıyor. Durumu öğrenen halk ufak tefek gösteri yürüyüşleri düzenlemeye başlıyor, ancak polisin sert tepkisi birtakım taşları yerinden oynatıyor. Bir ara yürüyenlere ülkedeki avukatlar da katılıyor ve yine çok sert bir biçimde polis onlara da müdahale ediyor. Halkı biraz da sakinleştirmek için olsa gerek, Tunus Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin Ali Buazizi’yi hastanede ziyaret ediyor, valiyi görevden alıyor, 45 yaşındaki o belediye memuru da açığa alınıyor. Ancak 4 Ocak 2011’de Buazizi’nin öldüğü haberi basına da yanısıyınca, zaten başlamakta olan halk hareketi patlıyor ve 10 gün içinde Tunus halkı, tüm ülkede ayaklanarak diktatörünü deviriyor. Bununla da kalmıyor, Bin Ali’nin partisi RCD’nin de (Rassemblement Constitutionel Démocratique, yani kabaca Anayasal Demokratik Hareket) iktidarı terk etmesi için direniyor ve sonunda Başbakan Gannuşi hem partisinden istifa ediyor, hem de RCD üyesi bakanları görevlerinden tek tek alıyor. Halk bununla da yetinmiyor ve Tunus Hükümeti Interpol’e başvurarak Bin Ali ve ailesi için yakalama emri çıkarttırıyor. Bin Ali’nin karısının 1,5 ton altın ve yüz milyonlarca dolarlık dövizi de ülke dışına kaçırdığı sanılıyor. Çekirdek aile Suudi Arabistan’a kaçıyor, ancak özellikle Bin Ali’nin karısı Leïla ‘Trabelsi’nin ailesine yönelik hem halkın saldırıları, hem de polis operasyonları yapılıyor, malları yağmalanıyor, aile üyeleri bir bir tutuklanıyor. Leïla’nın bir akrabasının bile öldürüldüğüne dair haberler gelmişti Tunus’tan...


Ancak çok ilginç bir biçimde olan bitenler Tunus’la sınırlı kalmıyor: Tunus’ta Aralık 2010 ortasında patlayan olaylar benzer dikta rejimlerinin olduğu ülkelere, Cezayir, Mısır, Yemen, Sudan gibi sözde ‘cumhuriyetlere’ ve Ürdün, Fas, Umman gibi krallıklara sıçrıyor. Tüm bunlar olup biterken, bu ülkelerin yanında Lübnan gibi hali hazırda karışmış devletler de bulunuyor. Henüz bir şey olmamış olmakla birlikte, televizyonlarda izlediklerim ve basında okuduklarım, benzer şeylerin Suriye, Libya, hatta Suudi Arabistan’da da görülebileceğini söylüyor... Zira daha bugün (31.01.2011) Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad açıklama yapmak zorunda kaldı, ‘Ülkede reform yapmak gerekir ve yapılacaktır.’ dedi. Kuveyt Emiri IV. Sabah da ülkedeki herkese 4000$ verdi diye biri söyledi bana, ne kadar doğru bilmiyorum. Ama 3,5 milyon nüfuslu bir ülkedeki 1 milyon kişiye bu parayı dağıtmış olduğunu düşünsenize? Çok da doğru olduğuna inanmıyorum bu son haberin, ama bir an düşünün ve gerçek olduğunu varsayın... Tahtını korumak için en az 4-5 milyar dolar harcaması muhtemel insanlar bunlar. Ama yaşadıkları endişe hatırı sayılır ve dayanağı olan nitelikte, çünkü olaylar basitçe Tunus’ta kalmadı, bir sürü ülkeye sıçramakla da yetinmedi, yansımaları şu sırada Arap Dünyası’nın lideri Mısır’da 30 yıldır iktidarda olan Hüsnü Mübarek’in tahtını sallıyor.

Hazır gelmişken, Mısır’da da son bir ayda neler oldu, onu bir özetleyelim:

Mısır’da yakın zamanlardaki ilk huzursuzluk, Noel kutlamaları sırasında İskenderiye'de bir Kıpti Kilisesi'ne düzenlenen saldırılar nedeniyle Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında çıkan olaylar oldu. Tartışmalar çok büyük olaylara dönüşmeden sona erdi – en azından bugünlerde olup bitenlerle karşılaştırıldığında – ama Tunus’ta Bin Ali 14 Ocak’ta devrildikten sonra, bunun başarıya ulaşabildiğini gören Mısır halkı, aynı Tunus’taki gibi özgürlük ve demokrasi isteğiyle, yolsuzlukların sona ermesi, iş ve aş dileğiyle sokaklara dökülmeye başladı. Kahire, İskenderiye, Mansura, Süveyş, İsmailiye başta olmak üzere pek çok kentte çıkan olaylarda şu ana kadar (BM’nin dediğine göre) 300 kişi ölmüş, 5000’e yakın insan yaralanmış ve 1000’den fazla kişi göz altına alınmış durumda. Hükümet, önce polisle müdahale etti, ardından polisi geri çekti. Ciddi bir güvenlik açığı ortaya çıktı; cezaevleri firarlarla boşaldı. İktisadi hayat çöktü; borsa işlem yapmayı durdurdu, bankalar kapandı, halk yiyecek bulmakta zorlanmakta. Devamlı yağma olaylarına rastlanıyor. Halk, müzeler talan edilmesin diye Mısır Müzesi ve Kahire İslam Eserleri Müzesi’ni ablukaya almış durumda. Buna rağmen eşkıyalar içeri girmeyi başardılar ve bazı eserlere zarar verdiler. Göstericiler, Hüsnü Mübarek’in partisi Ulusal Demokratik Parti’nin (UDP) Kahire’deki merkezini de ateşe verdiler. En büyük gösteri 1 Şubat 2011’de bir milyondan fazla kişinin toplanmasıyla Kahire’nin Tahrir Meydanı’nda gerçekleşti. Halk Mübarek’ten istifa etmesini istedi. Tüm bu süreçte Mübarek önce tutuklamalara girişti, ardından polisi halk üstüne saldı, sokağa çıkma yasağı ilân etti, telefon ve interneti kesti – bunu aşmak için Google ve Twitter birtakım programlar geliştirdi – tren seferlerini insanlar toplanamasın diye askıya aldı. Ordu halka müdahale etmeyeceğini beyan etti ve halkı rahatlattı. Bunun sonunda da bir milyondan fazla sayıda insan toplandı ve Mübarek’in istifa edip ülkeyi terk etmesini istedi. Mübarek, gece kameraların karşısına geçip Eylül’de yapılacak seçimlerde aday olmayacağını ilân ettiyse de, halk Mübarek’in hâlâ istifa etmesini istiyor.


Mısır’da da bunlar olurken Yemen, Cezayir, Ürdün, Fas, Sudan ve Moritanya’da da benzer olaylar oluyor. Yemen’de 30 yılı aşkın süredir iktidarda bulunan Ali Abdullah Salih’in iktidarı bırakması isteğiyle başkent Sana’a’da gösteriler yapılıyor. Cezayir’de de benzer gösteriler Abdülaziz Buteflika aleyhinde sürmekte, bazen şiddetlenip, bazen azalmakta. Monarşiyle yönetlien Fas’ta ve Ürdün’de olaylar şimdilik yürüyüş düzeyinde kalmakla birlikte, orda da hükümetler, aynen Suriye’de olduğu gibi, reform sözü vermekteler. Ürdün Kralı II. Abdullah, başbakanı görevden aldı. Sudan’da çıkan olaylarda ölenler olduğu da bir gerçek. Arnavutluk’ta da, Tunus’ta olanlardan etkilenilerek birtakım protestolar yaşanmış, 3 kişi polis tarafıdan öldürülmüş ve soruşturma başlatılmıştı.

Devamı gelecek...

30 Ocak 2011 Pazar

Ani Harabeleri

Türkiye'nin kuzeydoğu ucunda bulunan Kars'a gittiğiniz zaman, mutlaka gezilip görülmesi gereken şeylerin başında gelir Ani harabeleri... Bir zamanlar muhteşem ve büyük bir kent olduğunu, hâlâ ayakta duran birtakım yapıların büyüklüğüne bakarak görmek ve anlamak mümkündür.

Ani, Kars ilinin aynı adı taşıyan ilçesi sınırları içinde yer alır. Bu yazıldığı sırada hâlen kapalı olan Türkiye-Ermenistan sınırında yer alır. Fiilen sınırdadır; derin bir vadi ve arasından geçen Arpaçay Nehri iki ülkeyi birbirinden ayırır. O kadar ayırır ki, arada zamanında inşa edilmiş bir hayli eski bir köprünün (İpekyolu Köprüsü) bile yıkılmasına neden olmuştur bu bölünme.

Şehrin surlarının bir kısmı hâlâ ayaktadır; o kadar ki, mesela Google Earth'te kuşbakışı kalıntılara baktığınızda şehrin sınırlarını seçebilmeniz mümkündür. Şehrin birbirine en uzak iki noktasının arası yaklaşık 2 km'dir. Bagratuni Hanedanı'na başkentlik etmiş olan bu şehir, dönemi için bir hayli büyüktür. Çeşitli kaynaklar farklı sayılar verse de, en parlak devrinde 100,000 gibi bir nüfusu olduğu söylenir... Bence çok fazla ve iddialı ama... Olabilir belki.

Tarihi değeri yüksek pekçok yapıyı burda görmek mümkündür. Bunların en etkiliyeci ve göze çarpıcı olanı, bugün Selçuklu kümbetlerini andıran (ve belki de kümbet şeklinin de esin kaynağı) kubbesi yıkılmış bulunan Ani Katedrali'dir. Tipik bir geleneksel Gürcü-Ermeni kilise mimarisi örneğidir. Ayasofya'nın 989'da kubbesi hasar gördüğü zaman restorasyonunu da gerçekleştiren ünlü Ermeni mimar Trdat tarafından tasarlanıp inşa edilmiştir. Bir yerde okuduğum bir tespit, kilisenin tasarımının, kendisinden yaklaşık iki yüzyıl sonra ortaya çıkacak Gotik Mimari'yle birtakım benzerlikler olduğu yönündeydi. Özellikle içerisinin fotoğraflarına bakınca da, Katedral'i ayakta tutan kolonların, Avrupa'daki büyük Gotik katedrallerde görünenlere benzediğini görmek mümkün. Ne kadar etkileşim olduğu konusunda hiçbir fikrim yok. Malum, burası Kars; Gotik mimarinin anavatanı Fransa. Bir hayli zor ve düşük bir ihtmail olmakla birlikte, pekâlâ mümkün. Diğer taraftan, bu muhteşem yapı yazık ki acınacak halde olup, acilen daha ciddi koruma önlemleri alınarak korunması gereken oradaki onlarca yapıdan biridir.

İrili ufaklı çoğu kümbet biçiminde birkaç kilisenin yanında, bir ateş tapınağı (eh, İran'ın bu kadar yakınındaysanız Zerdüştlük şehrin bir parçası olur, Ateş tapınakları da Zerdüştlerin mabetleridir, o nedenle görmek mümkün.), Selçuklular'ın inşa etmiş olduğu bir saray ve Anadolu'da inşa edilen ilk cami olan ve yine Selçuklular'dan kalan Manuçehr Camii de burada bulunmaktadır. Elbette ki bunun dışında pek çok kalıntı görmek de mümkün, bunlar en önemlileri.

Çok ciddi kazı çalışmalarının yapılmadığını ve mutlaka yapılması gerektiğini düşünüyorum. Tek kelimeyle etkileyici bir yer. Burası, ciddi kaynak ayrılmaya değer.

İki şey daha söyleyip noktayı koyuyorum yazıma.

Birincisi, ne yazık ki sınırın Ermenistan tarafında, kalıntıların hemen karşısında işletilmekte olan bir taş ocağı var. Bu taş ocağında zaman zaman dinamit patlatılmakta ve bölgedeki kalıntılara zarar vermektedir. Çok acı bir durum gerçekten.

İkincisine gelince. Ani'ye gittiğinizde, gerek oradaki kaynaklar, gerekse şanslıysanız ve bir şekilde bir rehberle gezecek olursanız rehber, size buranın bir Gürcü kenti olduğunu söyleyeceklerdir... Ani'yle ilgili çok fazla kaynağa ulaşma şansım yok. Ancak hiç güvenilirliği olmayan Wikipedia, konuyla ilgili olarak kentin Bagratuni Hanedanı tarafından uzun zaman yönetildiği ve Kral Gagik zamanında da altın çağını yaşadığını, hatta Trdat'ın da bu dönemde Ani Katedrali'ni inşa ettiğini söylemekte. Diğer yandan İnglizcesinde Ani'nin bir Ermeni yerleşimi olduğu vurgulanırken ve Gürcü lafı hiç edilmezken, Türkçesi'nde Bagratuniler'in Gürcü kökenli olduğunu okumak mümkün.

Doğrusunu söylemek gerekirse, bence buranın bir Gürcü kenti olduğunu söylemek bir hayli zor. Bir kere günümüz Ermenistan'ı tam karşısında. Gürcistan'a ise bir hayli uzakta. Etrafta, yani Ani'de Gürcü ya da Ermeni alfabesiyle yazılı bir şeye rastlamak mümkün değil. Kiliselerin mimarileri son derece tipik olup, her iki milletin kiliseleri de günümüzde bile bu üsluptan esinlenilerek inşa edilmektedir. Tiflis'teki Sameba Katedrali ile Erivan'daki Aziz Gregory Katedrali ilk bakışta bu anlamda da benzerlik taşımaktadır. Üstelik Ermeni olduğu vurgulanırken dışarda, Gürcüler'in buna çok ses çıkardıklarını duymak pek de mümkün değil. O nedenle burası büyük ihtimalle bir Ermeni kentiydi demek yanlış olmayacaktır. Ancak, son 150 yıl içinde bölgede yaşanan tüm olaylar - iç çatışmalar, savaşlar, işgaller, toprak istemeler, katliamlar, vs. - bu şekilde bir durumun ortaya çıkmasına neden olmaktadır gibi geliyor ki bana, bence doğru ya da yanlış, bunların olması çok normal ve doğal.

Uzun lafın kısası; fırsatınız olursa mutlaka bir gün Kars'a gidin, oraları bir görün. Ama özellikle de Ani Harabelerini ziyaret etmeden de oradan ayrılmayın. Pişman olmayacaksınız.

28 Kasım 2010 Pazar

Haydarpaşa Garı Yandı...

Yaklaşık 3 saat önce Haydarpaşa Garı alev alev yandı. Yangının çatıdaki tadilat çalışmaları yapıldığı sırada bir kaza sonucu başladığı söyleniyor. Hâlâ olan bitenle ilgili kesin bir şey yok. En azından benim duyduğum, gördüğüm, bildiğim. Ama çok üzücü bir olay olduğuna şüphe yok.

Çünkü Haydarpaşa Garı, basitçe bir demiryolunun son durağı olmanın çok ötesindedir.

Haydarpaşa Garı, İstanbul'a Anadolu'dan trenle gelen milyonlarca insanın, İstanbul'da gördükleri ilk yerdir. Bir demiryolu hattının son noktası olmasına rağmen, Anadolu'dan İstanbul'a "taşı toprağı altın" diyerek gelen ve yerleşen insanların, buradaki hayatlarının başlangıç noktası niteliğindedir.

Atatürk'ün İstanbul'a yaptığı ziyaretlerde demiryolunu kullandığında, İstanbul'da geldiği ilk yerdir, İstanbul'dan da oradan ayrılır.

Bulunduğu yer nedeniyle, aynı zamanda Hicaz ve Bağdat Demiryolları'nın da son durağıdır.

Şimdiki yapı, 1906'da Alman mimarlar tarafından tasarlanıp inşa edilmiş, 19 Ağustos 1909'da tamamlanmış; 4 Kasım 1909'da, dönemin padişahı V. Mehmed'in doğumgününde açılmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında İmparatorluk tarafından cephanelik olarak kullanılırken, İngiliz ajanlarının operasyonuyla havaya uçurulmuştur. O zamana kadar dik olan çatıları, saldırıdan sonra günümüzdeki kesik prizma şeklini almıştır. 15 Kasım 1979'da Romanya bandıralı MT Independenţa adlı tankerin Yunan bandıralı M/V Evriali'yle çarpışması sonucu meydana gelen kazada tanker ve taşıdığı petrol günlerce yandığı zaman, Gar'daki Alman usta O Linneman'ın yaptığı kurşun vitraylar zarar görmüştür. Son yıllarda da otele çevirme gibi birtakım niyetlerin olduğu bilinmektedir.

İşte o niyetlerdir ki bazı şüpheleri akla getirir ister, istemez. Ama umarım ki bu gerçekleşmeyecek, Gar restore edildikten sonra eskisi gibi hizmet vermeye devam edecektir.

9 Eylül 2010 Perşembe

Mahmudiye

Osmanlılar, aynen Romalılar gibi, aslında bir denizci devlet olmaktan çok, ayaklarını kuru tutmayı seven bir İmparatorluğun çocuklarıydılar. Ancak kuruldukları bölgenin şartları onları denizci olmaya itmiş. Akdeniz, Avrupa ve Ortadoğu'nun antik dönemden günümüze kadar tarihini çok ciddi bir biçimde etkilemiş bir iç deniz olmasına şüphe yok. Hâl böyle olunca da, iyi bir donanmaya ihtiyacınız var demektir. İşte Mahmudiye de, bu büyük donanmanın 19. Yüzyıl'daki en büyük gemisiydi.

Gemi, 1829'da II. Mahmud zamanında, mühendis Mehmed Efendi ile mimar Mehmed Kalfa tarafından tasarlanıp Haliç Tersanesi'nde inşa edilmiştir. 128 toplu, üç ambarlı bir gemi olan Mahmudiye, dönemin en büyük deniz güçleri olan İngiltere ve Fransa'nın gemilerinden bile büyüktü. 1853-1856 arasında Osmanlı'nın müttefikleriyle beraber Rusya'yla yaptığı Kırım Savaşı'nda da gemi görev almış, fakat II. Abdülhamid devrinde kızağa çekilmiş ve sökülmüştür.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

30 Ağustos...

Bugün dünya üzerinde yaklaşık 203 egemen devlet bulunmaktadır. Bunlardan 192 tanesi Birleşmiş Milletler'e üyedir ve Vatikan'la beraber bu 193 devlet, uluslararası tanınmış devlet olarak nitelendirilirler. Diğer on devlet, sınırlı şekilde tanınmış ya da tanınmamış devletlerdir ve içlerinde Tayvan, Kosova, Dağlık Karabağ, Güney Osetya, Filistin, KKTC, Abhazya gibi devletler bulunur. Görüldüğü gibi, son derece sorunlu olan bu küçük devletçikler ve mikroulus denenler dışında dünyadaki devlet sayısı 193'tür.

Bu sayı, 1922'de 70 idi. Ancak bu sayıya aldanmamak gerekir; zirâ 1922, Birinci Dünya Savaşı denen fırtınanın yerinden oynatmış olduğu taşların bir kısmının havada hâlâ uçuştuğu, ama çoğunun nihayet yere düştüğü senedir. Ayrıca o 70 devletin çoğu 'devlet' olmalarına rağmen gerçek anlamda egemen değildir; bir kısmı Britanya İmparatorluğu, Fransa gibi güçlerin hakimiyetindedir; bir kısmı ise Çarlık Rusyası'nın kalıntıları üzerinde patlayan iç savaşın külleri üzerine kurulan Sovyetler Birliği'nin parçasıdır... ya da olmak üzeredir. Bunları çıkardığınızda, geriye 40, bilemediniz 50 tane devlet kalır geriye...

Bugün mevcut olan bu 193 devletin çoğu, geri kalanların sömürgeleriydiler ve onların da çoğu Afrika'da ve Asya'da bulunmaktaydı ve bir kısmı birtakım antlaşmalar yaparak sömürgeci egemen gücün mecbur kalmasından dolayı devletlerini kurabilmişlerken, bir kısmı da bu işgalcilerle göğüs göğüse çarpışarak binlerce insanını kaybetmek durumunda kalmıştı. Can çekişmekte olan Devlet-i Âliye'nin kurduğu 600 yıllık (ve bir zamanlar muhteşem şekilde işleyen) dünya sistemi paldır küldür 1910'ların sonunda Büyük Savaş'la çökerken, aynen düşmekte olan bir uçağı kurtarma çabasındaki yolcular arasından çıkan eski bir pilot gibi, Mustafa Kemal Paşa ve bu topraklarda yaşayan bu millet, canını dişine takarak ve topyekün bir mücadeleye girerek Anadolu'yu, yani Güneş'in Doğduğu Topraklar'ı bu topraklarda emperyalizmi en vahşi şekliyle hissettiren dünyanın en büyük güçlerine - Büyük Britanya İmparatorluğu'na ve Fransa'ya karşı ölesiye çarpıştılar. Bu mücadele işte bundan tam 88 yıl önce bugün, 30 Ağustos 1922'de Büyük Taaruz'un sonunda gelen muhteşem bir zaferle sona erdi... ve o gün, gerçekten büyük bir gün oldu; çünkü kabul edin ya da etmeyin, o gün dünya tarihi değişti.

Dünya tarihini kendi istediği gibi yazan birtakım dünya çapındaki çevreler, bu olayı son derece hafif geçiştirmekte hâlâ ısrar ederler. Ancak anlaşılması gereken bir nokta var: Bu savaş, ölmekte ve dünyadan silinmekte olan bir milletin, aynen efsanevi Zümrüd-ü Anka gibi küllerinden yeniden doğmasıdır ve bunu dünyanın en büyük güçlerine karşı gerçekleştirmesidir... Bizans İmparatorluğu'nun da 300 yıllık yeniden doğuşu hayalinin sonudur.

Evet, büyük şanstı, doğru. İtalyanlar, istedikleri toprakları alamayınca ellerindeki malzemeleri Millet Meclisi iktidarına devrettiler. Evet, Çarlık Rusyası yıkıldığı için Rusya Anadolu hareketine karşı mücadele edemedi, hatta onlara yardım bile etti. Evet, Sakarya Savaşı'ndan sonra Fransa da desteğini çekince Britanya yalnız kaldı, zaten biz Yunanistan'la savaştık, diğerleriyle değil...

Mustafa Kemal Paşa'nın yaptığının ne olduğunu iyi anlamak gerekir ki, az önce saydıklarıma bakarak olay hafife alınmasın.

  1. Fransa da, Sovyetler de Sakarya'dan sonra çekildiler/yardım ettiler. Sakarya'ya kadar işi getirmek ve Sakarya'da o kadar süre dayanmak bir marifettir. Hem de mucizevi bir marifet.
  2. Britanya'nın yaptığı stratejik hataları avantaja dönüştürmek - savaş bittikten sonra savaşı uzatmak ve iktidarın halka olan desteğini yitirterek iktidarı zayıflatmak ve hatta sonunda düşürtmek, İtalyanlar'ı küstürtmek gibi - bir beceri, strateji ve zeka işidir. Diplomasi yeteneğidir.
  3. Artık dağılmakta olan İmparatorluğun dört bir yanında başlayan direniş hareketlerini tek bir merkezden toplamak, üstelik şeref ve haysiyetinden çok şey kaybetmiş merkezî hükümetin tüm bu çabaları durdurmaya yönelik tedbirlerine rağmen bunu yapabilmek, ayrıca bir yetenek ve başarıdır. Özümsenemeyecek kadar.
  4. Saydıklarımın hepsini, herkesi ortak bir paydada buluşturarak ve sözünü dinleterek yaptırmak ise apayrı bir beceridir ve tanrısal ya da değil, herhangi bir büyük mucizeye de eşdeğerdir. Çünkü; eğer Türkiye Cumhuriyeti şu an varsa, Türkçe hâlâ var olan bir dilse, tüm sorunlarına, çıkmazlarına, askeri müdahalelerine rağmen bağımsız bir Cumhuriyet ise, ve - işte dünyanın görmezden gelmek için kıvrandığı nokta burasıdır dikkat edin - başta Hindistan ve Pakistan olmak üzere; Tunus, Cezayir, Mozambik gibi bağımsızlıklarını savaşarak almak zorunda kalan ülkeler bu mücadeleden güç alarak kazanmışlarsa bağımsızlıklarını; işte o Mustafa Kemal Paşa ve ekibinin sayesindedir. Bu da büyük, dünya çapında bir mucizedir.
  5. Üstelik başını Atatürk'ün çektiği bu ekibin, köhneleşmiş olan bu yapılar silsilesini yıkıp yerine gelişime açık, modern bir yapıyı kurması da, hah işte o da bir mucize ve şanstır efendim.
Kimseye tanrısal bir kudret, bir güç vermeye çalışmıyorum. Söylemlerimde Neyzen Tevfik kadar da ileri gitmiyorum, ancak kimsenin bu insanların hakkını bu şekilde yeme lüksü yok.

"Faşist! Dinsiz! Hain! Diktatör!" Bunları demek kolay. Onu Hitler'e, Mussolini'ye falan benzetmek de kolay, başka şeylerle suçlamak da. Ancak bu insanlar hakkında bazı insanlar ileri geri konuşurken, örneğin son 800 yıl içinde İran'ın başına gelen en büyük felaket için "Humeyni'yi seviyorum ben" derken ve paragrafın başındaki sözcükleri kendisinin orada konuşmasına olanak veren düzeni kuran kişiler için sarfetmeyi içinden geçirirken, kafalarını toparlayıp, yerden yere vurmaya kalktıkları bu önemli şahsiyeti tarihten çıkarıp bir alternatif tarih yazmaya kalksınlar, bakalım dünyanın şekli ne oluyor o zaman... ve kendileri nereye denk geliyor acaba, bunu iyi düşünmeleri gerek.

Sonuç: Atatürk, sadece kendi ülkesinin değil, yaptıklarıyla dünya üzerindeki büyük, küçük pek çok ülkenin kaderini değiştirdi. Ve bunun en önemli adımlarından birini de 30 Ağustos'ta attı. Türkiye'yi de o sayede yarattı. Bunu unutmamak lazım. Hepinizin Zafer Bayramı kutlu olsun...

26 Ağustos 2010 Perşembe

Malazgirt'te Bizans

Bugün 26 Ağustos... Türk tarafının Kurtuluş Savaşı, Yunan tarafının Küçük Asya Felaketi dediği Türk-Yunan Savaşı'nın en önemli askeri olaylarından Büyük Taaruz'un başladığı gün bugün. Askeri dehası sayesinde Mustafa Kemal Paşa'nın planı başarılı olmuştu: Ordunun büyük bir bölümünü gizlice güneye kaydırmış, fakat kuzeyde kalan küçük bir bölümü de, sanki ordu hâlâ ordaymış hissi verecek şekilde manevralar yapma emri vermişti. Sürpriz bir saldırıyla başlayan çarpışmalar, birkaç gün içinde - 30 Ağustos'ta - zaferle sonuçlanacak, 9 Eylül'de de TBMM ordusu İzmir'e girerek Yunan birliklerini Anadolu topraklarından çıkaracaktı...

Ancak bu planın en kritik noktası olan baskının başarıya ulaşmış olmasının nedenlerinden biri de, tarihin seçimiydi. Böyle bir taaruza kalkışabilineceği Yunan ordusu tarafından hiç tahmin edilmemişti. Mustafa Kemal Paşa ise, tarihteki bir başka önemli savaşın tarihinden yola çıkarak 26 Ağustos'u belirlemişti. Eğer Yunan ordusu, bu tarihte çok daha dikkatli olsaydı, belki de Büyük Taaruz başarıya ulaşamayacaktı. O diğer savaş ise Anadolu'ya gelmekte olan Selçuklu ordusuyla, Anadolu'yu elinde tutmaya çalışan Bizans ordusu arasındaki 26 Ağustos 1071'de yapılan Malazgirt Savaşı'ydı.

Az çok biliriz tarih derslerinden: Selçuklular Anadolu'nun kapılarına dayanmaya başlar, sonunda ordular karşılaşır, devrin Bizans İmparatoru Romanos IV Diogenes'in ordusuyla Alparslan'ınki çarpışır ve Bizans ordusu kaybeder. Mağlup imparatora Alparslan iyi davranır ve yüksek bir fidyeyle evine geri yollar. Döndükten sonra da Romanos tahttan indilir; kısa bir süre sonra da ölür. Savaştan sonraki 25 yıl içinde Türkler İznik'e kadar gelirler, hatta onu başkent yaparlar ve Haçlı Seferleri'nin başlamasına neden olurlar...

Peki tüm bu olan biten basitçe iki ordu çarpışması sonucu birinin yenilmesinden mi ibaretti yani? Bizans o kadar acınacak bir devlet miydi ki gelip 25 yılda ufak tefek çarpışmalarla bu kadar şey kaybedebildi?

Ayasofya'yı yapan Bizans büyük bir devletti, kuşkusuz; ama bu büyüklüğünü Selçuklular gelene kadar kaybetmişti. Bunun ilk sebebi, daha Roma devrinden başlayan, 600 yıl süren ve son 250 yılında İran'da Sasani iktidarı sırasında iyice kızışan ve sertleşen Roma-İran Savaşları'ydı. O kadar ki, her iki imparatorluk da birbirinin başkentini bile kuşatabilmiş, fakat alamamıştı; yenişemiyorlardı bir türlü. Bu da tarafların çok ciddi olarak yıpranmasına neden olmuştu. Bu savaşlar, İmparatorluğun başına büyük dertler açacak ikinci sorunun Sasanileri ortadan kaldırmana kadar devam etti. O ikinci dert de İslamiyet'le Ortadoğu'da etkinlik kazanmaya başlayan Araplar'dı.

İslam İmparatorluğu, Bizans'a doğuda en ağır darbeyi vuran etken oldu. Hilafet orduları Suriye, Filistin, Mısır, Libya, Tunus'u alarak Fas'a kadar ilerlemiş ve İspanya'ya çıkmıştı. Bizans, son derece önemli gelir ve yiyecek kaynağı olan bu eyaletlerinin kaybını bir daha asla telafi edemedi.

İslam İmparatorluğu kadar, Kuzeyden gelerek başına bela olan Slavlar ve özellikle Bulgarlar'ın Balkanlar'da yaptıkları yıkım da yıpratmıştı Bizans'ı. İtalya'daki etkinliğini sarsan Frank ve Lombardlar gibi barbarlar dışında, dini ve siyasi iç çatışmaları - taht mücadeleri ve ikonoklazm (ikon kırıcılık) gibi - de devleti oldukça yıpratmıştı.

İşte Türkler, Anadolu'ya geldikleri sırada karşılarında eski ihtişamının gölgesindeki bir hayli yıpranmış haldeki Bizans'la karşılaştı. İmparator Romanos IV Diogenes karmaşık bir dönemde, kurulu bir hanedanın olmadığı bir anda, evlilikle bir şekilde tahta çıkmayı başarmıştı. Ordusunun çoğunluğunu da paralı askerler oluşturuyordu. Zaten o yüzden yenilip evine döndüğünde, İstanbul'da güçlü olan Doukas ailesi tarafından tahttan indirilerek gözleri oyulmuş ve kısa bir süre sonra da Kınalıada'da ölmüştü ve o yüzden ordusu onu savaşın ortasında terk etmişti. Kısacası Selçuklular iyi savaşmış olabilirler; ama doğru yerde doğru zamanda oldukları için başarılı oldular biraz da.

19 Ağustos 2010 Perşembe

İlkçağın Yedi Harikası

Sidonlu Antipater'in bundan yaklaşık 2250 yıl önce hazırladığı bir listedir Antik Çağın Yedi Harikası. Ve bu liste, Büyük İskender'in kısa ömründe dünyanın öbür ucuna gitmek suretiyle kurduğu imparatorluğu içindeki 'mutlaka görülmesi gereken' yerleri ifade eden bir turistik listeden başka bir şey değildir aslında. Evet, ilkçağda da insanlar - günümüzdeki kadar olmasa da - turistik geziler yapmakta, dünyayı bir şekilde dolaşmaktalardı. Turizm o dönemde de bir gelir kaynağıydı. Gerçi o kadar güvenli değildi belki bu kadar yeri gezmek; zaten o yüzden pek azdı hepsini birden görme şansını yakalayanlar... ancak yine de, Antipater yaptığı bu listeyle hem dönemini, hem de kendinden sonra gelenleri etkilemeyi, cezbetmeyi, onlara ilham kaynağı olmayı başardı şüphesiz. Değil mi ama, insanlar bu listeden etkilenip 'Yeni Yedi Harika'yı seçmek için kampanyalar düzenlediler, yarışmalar yaptılar... Ayasofya girsin diye az mı uğraştık o modern listeye... Antipater'in 7'lik listesi sebebiyle oldu bütün bunlar.

Peki neydi bu yedi yapı? Neden bu yedi yapıydı ve neden yedi taneler?

Cevaplamaya sondan başlayalım: 7 taneler, çünkü Eski Yunanlılar - ki Helen demek daha doğru, Antipater'in memleketi Sidon, bugün Lübnan'da bulunan Sayda kentinden başkası değildir ve eski bir Finike kolonisidir, yani Yunan değildir ama kültürel olarak Yunan'dan etkilenmiştir - bu sayıyı kutsal saymaktaydılar. Gerçi tek bu sayıyı kutsallık katanlar Yunanlılar değildir; Roma'nın ve sonradan İstanbul'un yedi tepeliliği, Museviler'in kutsal şamdanları Menorah'ın iki türünden birinin yedi kollu oluşu (diğeri dokuz kolludur), haftanın gün sayısının yedi olması, en azından bir dönem Kâbe'nin ortasında bulunduğu Mescid-i Haram'ın yedi minareli olması, Roma Krallığı'nın yedi kralının olması, Yedi Büyük Günah, hatta belki de kart oyunundaki pis yedili lafı bile yediye insanoğlunun yakıştırmasıdır. Kıssadan hisse, yedinin sebebi budur.

Peki bunlar nelerdi? İşte liste:
  1. Büyük Piramit, Gize, Mısır (M.Ö. 2560)
  2. Asma Bahçeler, Babil, Irak (M.Ö. 600)
  3. Artemis Tapınağı, Efes, Türkiye (M.Ö. 550)
  4. Zeus Heykeli, Olympia, Yunanistan (M.Ö. 432)
  5. Mausollos'un Mezarı, Halikarnas, Türkiye (M.Ö. 351)
  6. Rodos Heykeli, Rodos, Yunanistan (M.Ö. 292-280)
  7. İskenderiye Feneri, İskenderiye, Mısır (M.Ö. 280)
Aşağıdaki haritada söz konusu yapılar işaretli noktalarda bulunmaktalardı.
Gelelim bu yedi yapı olmasının sebebine: Şüphesiz, ilkçağ bir sürü değerli, güzel, gösterişli, ihtişamlı, insanları gördüklerinde büyüleyen, hatta şaşırtan yapılara, eserlere sahipti. Ancak anlaşılan Antipater, İskender'in imparatorluğu sınırları içinde - yani Helen dünyasında kalmak şartıyla, kendi dönemindeki en ihtişamlı ve değerli yedi yapıyı seçmiş olsa gerek. Bunların beş tanesi İskender öldükten sonra yapılmış/tamamlanmış eserlerdi. Geri kalanıysa Helen kültüründen bir şekilde etkilenmiş yapılardı.

Evet, işte böyle. Her birini tek tek yazacağız elbet. Hepsinin anlatacağı çok şey var. Ama şimdilik bu kadar.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Parşömen

İnsanoğlu var olduğundan beri, kalıcı olmak, bir iz bırakmak ya da kendisini ifade etmek için çok çaba sarfetmiş. Yeri gelmiş, yaşadığı mağranın duvarlarını boyamış, avını ve avlanışını, günlük yaşamını resmetmiş; ilk büyük toplumlar oluşunca bunu daha ayrıntılı, özenli, gelişmiş ve hatta gösterişli biçimiyle, örneğin Eski Mısır’da olduğu gibi tapınaklarının, saraylarının, mezarlarının duvarlarını süslemişler... “Hafıza-i beşer, nisyan ile malûldür”; yani “insan hafızası unutkanlık hastası” olduğu için de, toplumlar geliştikçe bir şeyleri kaydetmek daha da zorunlu hale gelmiş. Daha kolay, rahat ve elde taşınabilecek nitelikte kayıt tutulabilmesi için, Mezopotamya’dakiler kil tabletleri kullanırken, Mısır’da insanlar papirüs bitkisinden elde ettikleri ve aynı adla anılan kağıdımsıyı icat etmişler. Ancak günümüzde az da olsa kullanılan bu yöntemlerden bir tanesi, bu topraklar vasıtasıyla yaygınlaştırılmış olduğu gibi, sözkonusu devlet ve şehir de o kağıda adını vermiş: Parşömen.

Hikayeye göre parşömen, Mısır Firavunu V. Ptolemy Epiphanes ya da VI. Ptolemy Philometor, hem İskenderiye Kütüphanesi’nin ihtişamının geçilmesini engellemek için, hem de Nil’de aşırı hasat sonucu papirüs bitkisinin neredeyse bölgede tükenme noktasına gelmesi nedeniyle papirüsün ihracatını durdurmuş. Kağıt ihtiyacını karşılamakta zorlanan ve Antik Çağı’n en büyük kütüphanelerinden biri olan Bergama Kütüphanesi’ni büyütmek isteyen Bergama Kralı II. Eumenes, papirüsün yerini alabilecek bir şeyi kendisine getireni çok cömertçe ödüllendireceğini ilân etmiş. Kütüphanenin müdürü Krates de oğlak derilerini birtakım işlemlerden geçirerek üstüne yazılabilir hale getirip krala vermiş. Bu yöntemle üretilen kağıt, (aslen daha önceden kullanılıyor olmasına rağmen) Bergama üzerinden dünyaya yayılmış. Adını da, Bergama Kağıdı’nın latincesi olan Charta Pergamena’dan almış. Avrupa’da Gutenberg’e kadar yoğun olarak kullanılmaya devam etmiş.



Peki nedir bu parşömen?

Parşömen, hayvan derisinden yapılan bir çeşit kağıttır. Koyun, keçi gibi hayvanların yanında, tavşan, sincap derilerinden de parşömen üretmek mümkündür. Yüzülen deri kireçte bekletilerek kıllardan ayrıldıktan sonra, gerilerek yağ ve et dokusundan kurtulunur. Sonra da çeşitli malzemelerle zımparalanır. Bu işlem tekrar edilerek daha kaliteli parşömen üretmek de mümkündür.



Her iki yüzüne de yazılabilirliği, papirüs de dahil diğer yazı araçlarına nazaran çok daha dayanıklı olması, her hayvandan üretilebilmesi gibi nedenlerle son derece başarılı bir kağıt türüdür. Günümüzde eski kullanımından yoksun olmakla birlikte, hâlâ üretimi gerçekleştirlimekte olan parşömenin en kalitelisi buzağı derisinden yapılır. Bergama kentinde hem turizme katkıda bulunması, hem de bu zanaatin kaybolmaması için parşömen üretilmesi yönünde çalışmalar sürdürülmekteydi yanlış hatırlamıyorsam...